Ölüm acısıyla ölüm bilincinin çakışması, köprü altında şehrin tüm gürültüsünün tam ortasında öylece durup, doğanın huzurunu aramaya benzer, toprak kokusunda.
Hayatı anlamaya ve kendini gerçekleştirmeye dair verilen çaba, kendini keşfetme, şifalanma, anlama, sevme, manyetik alan, daireni genişletme ve yükselme gibi spiritüel hareketlere dahil olmaya çalışırken, atom-et-beton üçlemesinin içinde yolunu bulmaya çalışırsın, öğrendiklerinden gururlanıp ahkam kesmeye başlarsın ister istemez, sana dokunan Tanrı'nın sevdiklerine de dokunmasını arzulayarak, işte tam attığın adımların meyveleri yeşerirken bedeninin dallarında, açıvermişken çiçeklerini, baharın erken habercisi yağmurlar indirir yapraklarını toprağa, başlangıç noktana.
Çıldırmış kurmalı bebekler gibi tekrarladığın hayatının amacının bir gün erişebileceğin bir amaç oluşu fikri her zaman üzer seni. Bu hedefe kitlenmişken acaba ne güzelliklerin ya da ne deneyimlerin yanından geçip gidersin de bilmezsin. Yolculuktan keyif almanın keyfini unutmuş zihinlerin kaygı krizleri ve korkular ve öngörüler ve kızgınlıklar eşliğinde çarparken sağa sola, kaldırım taşlarının arasında hayat bulmuş minnacık bir ottan daha az farkında olmak hücrelerine dokunur..
Rahatsız olursun kendinden. Her kendinden rahatsızlığın bir değişim fırsatı oysa, eğer bir an öncesini kabul edip bir sonraki ana farklı bakabilirsen. 2 saniyeden kısa süren bir eylem aslında.
Sahilde durmuş, şehrin tüm renklerini çekersin içine, kulaklarını arkaya yaslayıp dinlerken, tam anlamışken sadece o an için 'an' ın ne olduğunu, kabaran dalgaların duvarı yalayıp tüm bedeninden akıp gitmesiyle süzülür anlık aydınlığın.. O dalga yaşadığın dengenin güzelliğini bozdu mu yoksa dalga seni manzaranın içine alırken sadece ıslanıp üşüdüğüne mi yandın? Bir saniyeden de kısa sürede karar verilen bu tepki, bu tepkinin tercih edilme sebebi, kişiliğini ve farkındalığını oluşturuyor hayata..
Varolmanın muazzamlığı burada işte. Bir olaya gözlerinin ötesinden bakabildiğinde baktığın olayın derinliği değişiyor. Kıyıda köşede kalmış detayları bile net görebiliyorsun..
Gitmeden önce sevdiğin birine en fazla ne bırakabilirsin? Bana benden öte bir vicdan ve çöp olmuş duygular yumağı kaldı, anlamaya ve değiştirmeye çalıştığım. Zamanla umarım, bugüne kadar aldığım derslerden en iyisi diyeceğim türden bir noktaya taşıyacak çekişen ruhumu..
Bütününe bakıldığında her şey aslında çok güzel, tercihler yanlış dahi olsa, çünkü aslında film daha bitmedi ve hala renklendirilebilir, hala güzelleştirilebilir...
Yine de bir düğme var ki, bastığında, tek görüntü hüzün, tek söz özür.
Hücrelerimizin birbirini affedebildiği bir bütünlük umuduyla..
T.
16 Ekim 2014 Perşembe
4 Mart 2014 Salı
Nefes & Su
Nefes alıp vermek doğumumuzdan
beri yaptığımız bilinçsiz bir eylem halini almıştır. Ancak doğumumuzdan sonra
aldığımız nefes ile artık aldığımız arasında fark vardır. Zira bebekler derin
diyafram nefesi alırlarken biz artık kısa ciğer nefesleri almaktayız.
Çocukluğumuzda yaşadığımız bazı travmalar sonucu nefes alma tekniğimiz
değişmiş ve kısıtlanmıştır. Doğru nefes almak bedensel ve zihinsel olarak pek
çok fayda sağlarken aslında yanlış nefes almak bazı tıkanıklıklara sebep
olabilmektedir. Kalp ritmi dengelemesi, stresle mücadele, kan basıncını
dengeleme, kan dolaşımını dengeleme, ağrıları giderme, rahatlatma, sindirimi
kolaylaştırma, zhni yavaşlatma, evrendeki enerjiyi hücrelerimize daha yoğun
taşıma gibi etkileri vardır.
Nefes, evrende bulunan enerji ve
havadaki oksijeni içimize çekme şeklinde yapılan bir devridaimdir. Havadaki
enerji olarak belirtmemin sebebi şudur: Kuantum fiziğiyle ilgilenen bilim
adamları, en küçük madde olan atomu incelediklerinde ve bir simülasyon ile atom
çekirdeğini bir pimpon topu kadar büyüttüklerinde, en yakın elektron ile
çekirdek arasındaki mesafenin bir futbol sahası uzunluğunda olduğunu tespit
etmişlerdir. Bu da şu demek, aslında aradaki mesafe yani aradaki hava, enerji
taşıyıcı bir özelliğe sahiptir. Bu nedenle pek çok öğretide de olan nefes
egzersizleri hayati önem taşımaktadır.
SU
Su hem üzerinde yaşadığımız
dünyanın hem de bedenimizin büyük bir kısmını kaplamaktadır. Bundan dolayı su
en kolay kirlenebilen, temizlenebilen, üzerine niyet yüklenebilen bir maddedir.
Her maddenin bir varoluş hafızası vardır. Bu hafızayı ona niyet yükleyerek
değiştirebilirsiniz. Daha önce de su ile ilgili yapılan bir araştırmadan
bahsetmiştim. Suyun hafızası üzerine Fransız bilimadamı Dr. Jacques
Benveniste'nin yaptığı araştırmalardan kısaca değinmek istiyorum.
Dr. Jacques
Benveniste yaptığı araştırmalarda DNA hücrelerinin belli bir frekansta foton
(ışık) yaydığını, farklı hücrelerin farklı frekansta titreştiğini, farklı
titreşimdeki iki hücre yan yana geldiğinde yeni bir frekans oluşturup birlikte
bu frekansta titreşmeye başladıklarını ve elektro manyetik dalgalar ile bir
çağlayan yaratıp ışık hızında yolculuk ettiğini keşfetmiş. 1980′lerde
başlattığı çalışmalarında suyun hafızası olduğunu anlamış. Suya bir madde
ekleyerek bunu 1 milyon kez sulandırmış ve özel bir alet ile aşırı hızda
sallayarak o maddenin yok olacağını tahmin etmiş ama hala maddenin suda mevcut
olduğunu görünce deneylere defalarca milyonlarca kez daha sulandırarak devam
etmiş. Ancak ne kadar sulandırsa da suyun içine en başta eklenmiş olan maddenin
yok olmadığını tespit etmiş. O zaman suyun yüklenen maddeyi bir şekilde
hafızaya kaydettiğini anlamış. Bir başka deneyinde suya bir zehir yerine sadece
zehirin frekansını yüklemiş ve aynen zehirin kendisi eklenmiş gibi içine koyulan
sinekleri öldürdüğünü görmüş.
Öte yandan aşağıda verdiğim link,
Dr. Masaru Emoto'nun su kristalleri üzerinde yaptığı çalışmanın bir
görüntüsüdür. Dahasını merak edenler için, Emoto'nun 'Suyun Gizli Mesajı'
isimli bir kitabı da bulunmaktadır.
'Japon
araştırmacı Masaru Emoto'nun bütün dünyada büyük yankı uyandıran su kristalleri
fotoğraflarını içeren sıra dışı kitabı. Su moleküllerin düşüncelerimizden,
duygularımızdan ve kullandığımız kelimelerden etkilendiğini bulgulayan Dr.
Emoto, suyun, söylenen sözlere, hissedilen duygulara, gösterilen görüntülere ve
dinletilen müziğe göre nasıl bir değişim gösterdiğini birbirinden muhteşem su
kristali fotoğraflarıyla gözler önüne seriyor. Hem dünyamız hem de bizler büyük
ölçüde sudan oluştuğumuz için suyun mesajı hepimizin bireysel sağlığı, doğanın yenilenmesi
ve dünya barışı açısından muazzam bir önem taşıyor. Depremden hemen önce
ve hemen sonra yeraltı sularından aldığı numunelerdeki kristal oluşumlarını
inceleyen Dr. Emoto, bu verilerin biriktirilmesi durumunda, su kristali
teknolojisinin depremleri önceden tespit etmekte kullanılabileceğini de ortaya
koyuyor. '
Düşüncelerimizin titreşimleri olduğundan
bahsetmiştik, peki bu titreşimlerle maddeler bile bu şekilde etkilenirken,
düşünün ki içinizden geçen ya da ağzınızdan çıkan sözler bedeninizi, ruhunuzu
aslında nasıl etkiliyor? Hayatınızda sürekli tekrarlanan olaylar düşünceleriniz
ve sözlerinizin etkisi olabilir mi? Duygu ve düşünceyi değiştirerek
davranışınızı ve size sunulan hayatın akışını değiştirebilir misiniz?,
Neden olmasın? O zaman güzel
şeyler düşünmeye ve söylemeye gayret ederek, insan ilişkilerinde ve iç
dünyanızda sevgi frekansını arttırarak bazı değişiklikleri kolaylıkla yaşayabilirsiniz.
Zira biz insanoğlu, bedenimizin büyük bir kısmının sudan oluştuğunun
bilincindeyiz. Sizi oluşturan hücrelerin aşağıdaki fotoğrafta gösterilen hangi
hücreye benzemesini isterdiniz? http://eliflamraa.files.wordpress.com/2006/12/su.JPG
16 Ocak 2014 Perşembe
-Duygular-
Duygu, bireyin ruh halinde biyokimyasal (içsel) ve çevresel tesirlerle etkileşiminden doğan kompleks psikofizyolojik bir değişimdir. Kişiye özgü sağlık duyusunu belirleyen temel faktör olup, insanın günlük yaşamında merkezi bir rol oynar. Bu yüzden pek çok bilim dalı ve sanat biçimi tarafından araştırılmıştır. Duyguların sayısı ve sınıflandırılması konusu tartışmalıdır.
Duygular her dilde ve kültürde farklı ifade edilmektedir. Taşıdığı değer farklılaşmakta, ifade sayısı azalmakta ya da artmaktadır. Bazı dillerde sadece basit ayrımlar varken bazı dillerde duygu ifade ayrımları binlerle ifade edilmektedir. Duygusal ifade ayrımlarına hakim olan kişilerin topluluk psikolojisinde etkinlikleri artmakta, anlaşılabilme yetilerindeki gelişimlerle daha hızlı ilerleme kaydedebilmekte ve buna bağlı olarak duygusal ayrımların eğitsel entegrasyonu yoğun olan ülkelerde ilerleme daha hızlı olmakta. Duygu ayrımında rekor kırabilecek diller Farsça, Arapça, Çince gibi diller olmasına karşın eğitsel yoğunlukları az olduğu için başarılı olma oranları çok düşük olan ülkelerdir.Duygular bedendeki enerji hareketleridir. Duyguların da herhangi başka bir şey gibi (kan gibi misal) akışı vardır. Bütün duygular heyecandır, onlara isim veren ve tanımlayan bizleriz. Beden, olumsuz duygular yaşadığında, kaslar gerilmeye başlar ve bu gerilimle beraber duyguları kategorize ederiz. Ne tür bir duygu yaşıyor olursak olalım kaslar da işin içindedir. Genellikle, öfke ve korku gibi 'olumsuz' diye bilinen duygularla birlikte kas gerilimi artarken, mutluluk ve neşe gibi 'olumlu' duygularla birlikte kas gerilimi boşalır. Mutluluk ve keyif gerilimin boşalmasıyla bağlantılıdır.
Öfke gibi bir duygu yaşandığı sırada, duygu giderek, yoğunlaşıp kaslar gerginleşirken sıklıkla olan şey şudur: Kişi bunun kötü, tehlikeli ya da ne sebeple olursa olsun mutlaka engellenmesi gereken bir duygu olduğuna karar verebilir. Bir şekilde gerilimi boşaltmak yerine kişi, bütün kaslarını öfkesini bastırmak üzere düğümleyerek duyguyu durdurmaya çalışabilir. Sonra da kasları, düğümlenmiş haldeyken, bu duyguyu unutmak için elinden geleni yapar.
Duygularla başa çıkmanın yolları onlara yüklenen anlamların güncellenmesinde yatar. Hali hazırda insanı o duyguya sürükleyen algı veya anlamı başka bir algı veya anlam ile değiştirdiğimizde, yeni oluşumu eskisinin yerini alması için eğitip, güçlendirdiğimizde, kısacası kodunu değiştirdiğimizde eski rahatsızlıkları yaşama olasılığımız ve bedenimizdeki, düşüncelerimizdeki ve hayatımızdaki etkisi azalacaktır. Duygunun varlığını kabul edip, onu izleyerek, o anın bilincinde kalarak dahi farkındalığımızı arttırıp ruhumuzu açığa çıkarabilir ve sağlığımıza kavuşabilir yahut mevcut sağlığımızı muhafaza edebiliriz. Her şeyi etiketleyip kategorize etme alışkanlıklarımızı değiştirmeye başladığımızda, dışımızda olan evren algısını içimizde canlandırıp, hayallerimizi gerçekleştirebiliriz. İnsanoğlu düşüncelerini gerçekleştirme konusunda çok yetenekli olmasına rağmen, düşüncelerinin nasıl hayat bulduğunu algılama konusunda bilinçlenmemiştir.. Zihnimizden geçen her düşüncenin üzerinde yaşadığımız dünyada ya da başka gezegenlerde, boyutlarda, frekanslarda, hayat bulduğunu bilsek nasıl düşünmemiz gerektiğini ve kalıplarımızın bizleri ne kadar tutsaklaştırdığını anlayabilirdik.
Kişisel gelişimin çok geniş bir yelpazesi var. İnsanlık tarihinden bu yana pek çok bilgi insanlığa kozmik destekler ile indirilmiş. Dini kitaplar, öğretiler, enerji çalışmaları, farkındalık seminerleri, usta çırak ilişkili programlar hepsi, insanın kendisini keşfetmesi ve kabullenmesi için yol gösterici olmuş. Ancak bizler bütünde yatan mesajı anlamak yerine hep tek düze ve tutucu hareketlerle bize verilen bilgileri yorumlayamamış ve yine beklenen titreşime ulaşamamış, sığ kalmışız. Son 30 senedir dünya üzerinde pek çok insan, ruhani gelişimi adına çalışmalar yapmakta ve kendini aramaktadır. Bu arayış sonu olan bir varış noktası olmaktan öte, deneyimlenen yolculuğun tamamı ve ta kendisidir.
T.
14 Kasım 2013 Perşembe
- Mutluluk -
Mutluluğu pek çoğumuz bir koşula bağlıyoruz. Bir durumun
gerçekleşmesinin ardından mutlu olacağımıza inanıyoruz. Herhangi bir başarıya
ulaştığımızda, belirli bir kiloya indiğimizde, bir sınavı geçtiğimizde, bugünü
de geçirdiğimizde vb.. Bu durumda aslında rutin duygumuzun mutsuzluk olduğunu
ve bunu kim bilir ne zaman kabullendiğimizi hatırlamıyoruz dahi. Bu gizli
anlaşmanın ne zaman hangi anıyla çıpalanarak benliğimizde yer ettiğini ve ‘bir
daha asla’ dediğimiz onlarca olay yarattığımızı hatırlayamıyoruz. Peki eğer
mutluluk gerçekten bir koşulun ardından gerçekleşecek olsaydı, öleceğimizi bile
bile mutlu olabilir miydik? O kapıyı araladığımızda mı, sınavı geçtiğimizde mi,
ideal kilomuza eriştiğimizde mi yoksa bugün bittiğinde mi gerçek anlamda mutlu
olabilirdik? Yaşamımız ve hayatımız boyunca mutluluk hep hayalini kurduğumuz
bir kavram mı olacak? Yoksa ona nasıl ulaşabileceğimizi öğrenmemizin yolu veya
yolları var mı?
Ben inanıyorum ki, hiç kimse sizin mutluluğunuzu elinizden
alamaz, siz dışında. Bu herhangi başka bir duygu için de geçerli elbette.
Kızmayı, gülmeyi, ağlamayı, anlamayı hep siz tercih ediyorsunuz. Biz tercih
ediyoruz.
Oysa ki zihnimiz bugüne kadar pek çok insan ve olay
sebebiyle mutsuz olduğumuzu bize defalarca göstermiştir. İnsanlar genellikle
bizi mutsuz edenlerdir ve her şey aslında bizim dışımızda gelişenler
yüzündendir, değil mi? Maalesef hayır. Bir insanın sizi mutsuz etme olasılığı
siz izin verirseniz vardır, siz izin vermezseniz yoktur. Size sizden başka
kimse sizin kadar kötü davranamaz. Bundan dolayıdır ki bir başkasını
suçladığımızda aslına kendimizi suçlarız. Birini yargılarken kendimizi
yargılar, birine kızarken kendimize kızar, birini severken kendimizi severiz.
Bu duyguların hepsi kendimizle ilgilidir. Bir başkasıyla değil. İnsanlar
birbirlerine aynalık ederler. Yani biz karşımıza çıkan herkeste kendimizden bir
şey bulabiliriz, kendi duygularımızın yansıması bu insanlarda beden bulur ve
kendimizi anlamayı reddettiğimizden bu insanları yargılarız. Çevremizdeki insanlara
dair geliştirdiğimiz duygular da özünde bizimle doğrudan bağlantılıdır. Biz
içimizden geçenlerden sorumluyuzdur. Bir başkasının duygu, düşünce veya
davranışının sorumlusu olamayız. Lütfen duygularınızı takip edin ve
tepkilerinizi neden verdiğinizi anlamaya çalışın. Mutluluk varoluşsal bir
duygudur ve hepimizin içini kaplar bizler sadece bu duyguyu engellemenin
yollarını buluruz. Mutluluğu anlamak için çocukları izleyebilirsiniz veya kendi
çocukluğunuzu hatırlayabilirsiniz.. Taptaze beyinlerine iyi/kötü, doğru/yanlış
henüz yerleştirilmediğinden, çocuklar bizim gibi geçmişten pişman gelecekten
kaygılı olmadıklarından bugünde bu anda kalmayı en iyi şekilde beceren
varlıklardır. Bu sebeple de anda kalarak mutluluklarını muhafaza edebilirler.
Çocuklarda ima yoktur. Her şey saf ve nettir. Bir sorunları olduğunda
onu belli eder ve oyunlarına devam ederler. Gözlerinde sürekli bir parıltı
bulabilirsiniz. Zamanla ailelerin, okulların, dinlerin ve toplumların kuralları
içerisinde sıkıştığımızda, mutluluğumuz azalmaya, geçmiş pişmanlıklarımız ve
gelecek kaygılarımız artmaya başlar. Böylelikle zihin kontrolü ele alır ve
ruhsal olarak sağlıksız bireylere dönüşürüz. Öncelikle ailelerimiz bizi ödül
ceza sistemleri ile eğitmeye başlamışlardır. Kurallarına karşı geldiğimizde
kötü çocuk oluruz ve cezalandırılırız. Kurallara uygun davrandığımızda iyi
çocuk oluruz ve mükafatlandırılırız. Zamanla ailelerimizin ilgi gösterme
şeklinin bu olduğunu anlar ve onların dikkatini çekmek için iyi ya da kötü
çocuk gibi davranmaya başlarız ve bunu hayat boyu devam ettiririz. Okulumuzda,
işimizde veya ilişkimizde süreç hep aynıdır. Ancak bir kere bu zehri ruhumuza
aldığımız için bir yerden sonra ailemizin bizi cezalandırmasına gerek kalmaz
zira biz bu görevi mükemmel bir şekilde uygulayan olmuşuzdur. Artık kendimizi
yargılarız. Hayvanlarla aramızdaki en büyük fark buradadır. Hayvanlar bir hata
yaptıklarında bundan ders alırlar. Biz ise hata yaptığımızda cezalandırılırız
ve o hatayı her hatırladığımızda kendimizi cezalandırmaya devam ederiz.
Mutluluk özgürleşmekle başlayan bir süreçtir ve özgürleşmek
için kendinize mesai ayırmanız gerekir. Küçük pürüzlerinizden başlayarak
kendinizi arındırdıkça, sizi engelleyen olaylara eskisi kadar takılmadığınızı
fark edersiniz. Kendinizi şifalandırdıkça, yargılarınız azalmaya başlar,
böylelikle mutlu olmak için bir koşul aramazsınız. Mutluluk bu sebeple
varoluşsaldır. Gözünüzü açtığınız andan, gözünüzü kapattığınız ana kadar sizi
mutlu veya mutsuz edecek her şeye siz karar verirsiniz.
15 Ağustos 2013 Perşembe
-Love for Lara-
Bedenlerimiz hiç tanışmadı bu yaşamda. Yaşama gözlerini
açışında yanında değildim ama nefes aldığım hayata bir kan, bir can eklenmişti
ne mutlu bana, bize, hepimize. Haberlerinizi aldım yıllar yılı, kim kime
benzemiş, ne zaman gelip ne zaman gidiyormuşsunuz yazlığa. Topraklar arasında
mesafe var elbet ama nefes sonsuz derler ya hep. Senin aldığın nefesi ben
burada veriyorum, benim aldığım nefes sana ulaşıyor biliyorum. Pek sevgili
minik Lara, seni koklamadı burnum ama ruhum bilir kokunu. Elim eline değmedi,
ama kalbim kalbine değiyor nicedir.. Bütün tedavi sürecinde dualarla yatıp sana dualarla kalktım
da hiç geri saymadı aklım. Yaşamın sonu vardı, şahit olduk bir çok kere de,
ruhun sonsuzluğuna inanmaktan vazgeçmedikçe, sen her zaman minik Lara olarak kalacaksın
mecbur. Öğretide derler ki, bizler aslında bedenlerini seçen ruhlarmışız. Bu
durumda sen zaten yaşamının bilincinde doğdun ve yaşamının bilincinde yaşadın.
İşte en üzücü olan bir şekilde geride kalan olmak sanırım. Artık acı çekmek
yok, artık hüzün yok. Sen sonsuz sevginin ve şefkatin parçası oldun ve bizim
sonsuzluğumuza dek kalplerimizde yerini aldın. Huzur senin, hepimizin olsun, Laracığım.
T.
4 Haziran 2013 Salı
Çapulcular Elele
Pek sevgili arkadaşlarım,
Son günlerde yaşadığımız toplu aydınlanmanın ardından
farkına vardığım bazı şeyler oldu. Hepinizle paylaşmak istiyorum. Bu bir sokak
kavgası değildir, bu bir iç savaş değildir. Bu bir direniştir. Her kesimden
insanın elele tutuştuğu, beraber yürüdüğü, polise direndiği, sisteme direndiği
bir olaydır. Bu bir ‘taksim event night’ değildir. Taksime, Beşiktaşa,
Kızılaya, Hataya elinizde içki şişeleri ile çıkıp taşkınlık yapacaksanız lütfen
evlerinizde kalmayı tercih ediniz. Polisin
çatışmaya girdiği bir an sizlerden birine zarar gelirse, diğer direnişçilerden
daha zor beden kontrolünüz olacağını, acil kan ihtiyacı halinde kanınızın
faydasız olacağını, provokatörlerin arzularına boyun eğmiş olacağınızı
unutmayınız. Balkonlarınızda tencere tava ile bize katılmanız da bizim için bir
mutluluktur. Hepimiz kardeşiz, biz sizleri sevgiyle anlıyoruz, lütfen siz de bu
olaylarda zevklerinizden feragat edemeyecekseniz alternatif yollardan bize
destek veriniz.
Hepimiz Atatürk’ün askerleri değiliz, Kemalist arkadaşlarım
lütfen kızmasınlar alınmasınlar. Bu
slogan siyasidir. Alanda, Atatürk ten haz etmeyen, Atatürkçü olmayan, ancak
üzerinde yaşadığı topraklara sahip çıkan, barış için direnen kardeşlerim vardı.
Baş örtülü, eşcinsel, Kürt, Ermeni, ,
İngiliz, Fransız, farklı siyasi partilere inanan, farklı ideolojide olan
onlarca insanla omuz omuz yürüdüm. Biber gazlarına maruz kaldım, hepimiz aynı
şekilde yaralandık. Eğer amaç birlik ise lütfen bencil davranmayınız. Bir
insanın karşısındakini tanımamasına rağmen, elini tutması, yardım etmesi,
öpmesi, kucaklamasının herhangi bir siyasetle alakası olamaz. Atatürkçü olmayan
arkadaşları da sevgiyle kucaklayınız. Hiç bir ideoloji insanlığın ve varlığın
önüne geçemez.
Meydanlarda atılan sloganlardan rahatsızım. Ataerkil yapıya
sahip olmamızın yanı sıra annelerimizi de sadece sözlü kavgalarda sahiplenen
bir yapımız var. Şimdi soruyorum size, bir insan orospunun çocuğuysa ne olmuş? Ben
öğretmen çocuğuyum, sen mimar çocuğusun, öteki işsiz bir annenin çocuğu, beriki
temizlikçi çocuğu. Siz hangi akla ve anlayışa hizmet, bir fahişeyi, hayat
kadınını, orospuyu, seks işçisi, ayrımcı bir şekilde yerme hakkını , hoşnut
olmadığınız insanın annesi olarak atama hakkını kendinizde görmektesiniz? Kürtün çocuğu, Ermeninin çocuğu, Alevinin
çocuğu, kebapçının çocuğu, tezgahtarın çocuğu, çöpçünün çocuğu, CEO nun çocuğu
size bir şey ifade ediyor mu? Seks
kölelerinin, direniş esnasında kapılarını açtığını, insanlara varlarıyla
yoklarıyla yardım ettiklerini, meydanda bizlerle elele yürüdüğünü biliyor
musunuz?
Sonra, 'İbne Tayyip'
ne demek? Sevgili arkadaşlarım, size ne insanların cinsel yöneliminden, size ne
kimin kiminle, hangi cinsiyetten insanla seviştiğinden. O parkta 7 gündür
yatan, her direnişte sesini yükselten, açlara, yaralılara, yardım eden, çevreyi
her sabah temizleyenlerin bir kısmının, bahsettiğiniz ‘ibneler’ olduğundan
haberdar mısınız? Sizler ellerinizde
bira, hükümete karşı slogan atıp ortalığı kızıştırırken, çevrelerindeki
insanları biraz olsun eğlendirmeye çalışan, çıkan yangınlarda el birliği ile su
taşıyanların ‘ibne’ olduğunu biliyor musunuz? Bizler hepimiz ailelerimizin bizi
yetiştirdiği insanlarız. Cinselliğimiz bunu etkilemez. Başka biri sizin
cinselliğiniz ya da cinsel hayatınız hakkında nasıl konuşmuyorsa, sizlerin de
bu durumu aşağılamaya hakkı olduğunu zannetmiyorum. Açık seçik yazıyorum şu
noktadan sonra utanmaya gerek yok herhalde ülke genelinde atılan sloganların
ardıdan. ''Bir yerimi ye' ne demek?
Sizin gibi düşünmeyen insanı yerdiğinizde bu sloganı layık gördüğünüz kimseden
farkınız var mı biraz düşünün bakalım. Ananı da al git e cevap olarak
cinselliğinizi mi sunuyorsunuz? Cevap verme, kendini ifade etme şekliniz bu
kadar mı aşağıda? Kendinize bunu nasıl yakıştırabiliyorsunuz ve hep bir ağızdan
bunu dile getirebiliyorsunuz?
Bu direnişi haklı kazanmanın tek yolu barış için direnmektir
arkadaşlar! Zarar gören her birey, zarar gören her işletme, zarar gören
zihinleri temsil eder. Bunca baskısından rahatsız olunan bir hükümete şiddetle
cevap vermek sadece bizi haksız çıkarmada ekmeklerine bal sürer. Lütfen
direnişi, sevgi adına, bizlere yaraşır şekilde, düşünerek, davranarak
yürütelim.
Sevgiyle!
Küfürsüz çapulcu
Son olarak Ahmet Hakan' ın bugünkü yazısını ekliyorum
www.hurriyet.com.tr/yazarlar/23429413.asp
20 Mayıs 2013 Pazartesi
-Veda-
Terketmenin en zor yanı aslında kalan olup gideni ardından seyretmek ve temizleme görevinin sana ait olmasıdır, adımları uzaklaşırken sevdanın. Ayırt edilemeyecek kadar özümsenmiş eşyaların ya yerleri değiştirilir ya da yokedilir rutine bağlı kalmamak adına ancak alışması da hüzün getirir özgürleşirken, eskiden. Ayrılığın en zor yanı temizlemesidir anıları ve çok sevmek bazen azad etmektir egoları. Bir de tabi neden kaynaklı olursa olsun bir suçluluk duygusu yaşanır en nihayetinde bilinmeyen geleceğe yeterince şefkatli bakamadığından, yönünü değiştirmiş olduğunun farkında pişmanlığını yaşarsın. Ancak bugünün üzüntüsü yarının mutluluğundan çalmadıkça yaşanan hayırlı olandır aslında. Sevgide köşe olmaz. Sevgi sadece sevgidir, sonsuz bedensiz ve zamansızdır varoluşundan dolayı...
T.
16 Mart 2013 Cumartesi
- 4 Mevsim -
Aşık her mevsimde yaşıyorsa özlemi aşıktır aslında. Çiçek açarken doğaya yeşeriyorsa dallar, gözlerinde elanın, çevreliyorsa tonlar bebeğini, daralıyorsa iris, çiftleşiyorsa canlar türlü türlü ve ağlıyorsa gece özlemle baharındadır sevginin daha. Günbegün kuruyorsa yutağı, büzülüyorsa içi, bir damla umutsa unutmak ya da sürekli başa sarıp yaşamak, yazın kurağıdır direnci feraha bakan merakın. Solarken saçları, ağlıyorsa kubbe loşunda akşamın ve dökülüyorsa yapraklar damlarından göz pınarının 2. baharının ardındadır merak ve umutsuzluğu erken akşamların. Sıcak mevsimlere dayanır ya kimileri ama kışlardır, kuşların aksine, yakınlaştıran insanları. Kimisi ısınmak için sokulurken kimisi ısıtmak için çevreler. Her denge gibi, dişi ve erkek, sıcak ve soğuk, aydınlık ve karanlık, kuru ve ıslak birbirini takip eder kaşıklar, tamamına koşar bütünün. 4 mevsim yokuş aşağı elele koşmanın mutluluğunun ölümsüzlüğüne hasret, saklarsın tozlarında özlemi, yıllanmış şişe kapaklarının. O, hayat bulur anlam bulur kulaklarında, hüznün basıncı konuşur gibi uğuldar, cereyanında kor eser, küllenir de yılmaz doğar, taşınır günlere, mevsimlere, yenilikle eskilik sırt sırta geleceğe itilir, derinliğinde..
T.
19 Ocak 2013 Cumartesi
-Ah Parig-
Çoklu kültür ile büyüdüm ben, Cezayirliler, Tunuslular, Belçikalılar, Almanlar, Türkler, Fransızlar; müslümanlar, hristiyanlar, ateeler, iç içeydiler. Kılık kıyafet yönetmeliği de yoktu, yasaklar da. Bir tek askeri kamuflaj deseni istenmezdi, savaşı çağrıştırdığından muhtmelen. Hz İsa kolyesi takmak yasak değildi, bıyık sakal bırakmak serbestti, baş örtüsü zaten moda değildi. Orucunu da tutabilirdin, içkini de içebilirdin, kendi sorumluluğunu erken yaşta almayı öğretmişlerdi. 18 yaşına bastın mı, ister devamsızlık kağıtlarını kendin imzala, ister teneffüste sigaranı iç. Karışmazdı kimse sana. Kişi kendini rahat nasıl hissediyorsa, o şekilde yaşama özgürlüğünün farkındaydı her zaman. 10 kasım geldi mi sirenler çalınca, tüm yabancılar da ayağa kalkar, saygıya dururlardı, toprağımın adetlerini yargılamadan. Hiçbir zaman insanlar, dili, dini, rengi, tavrı, konuşma şekli yüzünden yargılanmadı. Bize bir arada yaşamak öğretildi her daim. Yaşamanın başlıca kuralıydı bu onlar için. Huzur anlayış ve sevgiyle sağlanabilirdi ve bunu başka ülkelerin insanları çok daha iyi bilirlerdi. Bahsettiğim, 15 sene öncesiydi, din bu denli sokak muhabbetlerine sakız edilmemişti tabi. Bu ülke sınırları içerisinde avrupaî bir kültürle yetiştirildik biz. Ailelerimiz de ileri fikirliydi ne mutlu, anlamadan yargılamamamız için çabalayıp durdular. Ama hatırlarım ben, çocuk olsam da, kaygılarını, okunurdu yüzlerinden, bizim zamanımız geçiyor ama çocuklarımız ne yapacaklar derlerdi kısık kısık, bahsederken memleketin halinden.
Ne oldu da bu ülke bir anda kendini durmak bilmez bir nefret girdabının tam ortasında buldu bilmiyorum. Çocuktum dedim ya, ermezdi aklım, ermiyor hala algım, işime de gelmiyor hani, gereksizliğinden nefretin, anlamak istemiyorum pis fikirlerini kimilerinin. Bir okulda hiç kavga çıkmadığını gördünüz mü siz? Öğretmenlerle, öğrencilerin aynı masada yemek yediğini? Partilerde içkiler su gibi akarken, bir eğitmenin de ayıplar bakmadığını? Hiçbir öğrencisine aşağılar davranmadığını? Ya da öğrencisiyle yan yana sigara içtiğini? Ben gördüm. Böyle öğretildi bize çünkü. En yakın arkadaşım annesi Afrikalı ve zenci, babası sapsarı bir Fransız olan bir kızcağızdı.. Bir güne bir gün, benden farklı olması onu sevmeme engel olamadı. Kültürlerimizin, dillerimizin, fikirlerimizin kutupları asla acıtmadı canımızı. Gururla yürürdüm yollarda yanında, insanım yargılar bakışlar atarken, seviyesiz espriler yaparken, tutardım elinden, çocuk kalbi kırılmasın isterdim, yaslardı kalbini kalbime de, avuç içimde, başı dik, ilerler giderdik, gülümserken sevgiyle. Severdim ben farklılıkları, hala da severim sorgusuz.
Zaman ilerledikçe daha da çirkinleşti toprağımın tavrı, insanıma da, misafire de. Önce cisimleri farklılaştırdılar, bu ülkede, sonra isimleri, sonra eğitimi, sonra düşünceleri, sonra insanlığı, hayvanlara bakış açısını bile farklılaştırdılar ne kadar inanılmaz. Bir o kadar inanılmaz olan da, herkesin boyun eğmesi elbette.
Ben kendimi hiçbir zümreye ait hissedemem, dünya insanıyım zira, dünya insanı olduğunu düşünen herkese de kalbim açık, dinlerim, anlamaya çalışırım evvela. İster dağa çıksın, ister koyu inançları olsun, kalbi temiz olduktan sonra, sevgiyle bakabildikten sonra hayata ismi, cismi, bana hiç fark etmez.
Çocuktum ben, Uğur Mumcu öldürüldüğünde, aradan geçti koskoca 20 sene de, davası yeni çözümlendi güya, örgüt işi olduğunu kabul etmiş yargı, patlak arabayı da iade edecekmiş ailesine. Vırı vırı tırı tırı. Konumuza dönelim, annem, babam yağmur altında uğurlarlen onu, tv den izledim, unutamam binlerce insanın tek yürek, yürüyüşünü. Binlerce şemsiye açıldı da o yağmurlu Ankara sabahında, yılmadılar sonuna kadar gittiler valla. Aradan yıllar geçti, Ahmet Taner Kışlalıyı öldürüverdiler, minnacık bir kola kutusuyla, alıştıra alıştıra. Bedeni bölündüğünde parçalara, evimize kadar uzandı, patlamanın sesi. Küçücüktü daha bebeği, şimdi kocaman bir genç kız olmuştur düşünsenize. İnsanlar günlerce evinin önünde mum yaktılar, polisler askerler gözetledi de, giden geri geldi mi? Ben söyleyeyim, gelmedi, gelmez.
Birileri, sırf, farklı diye fikirleri, genelde de ilerici diye söylemleri, hep ama hep katletme hakkını gördüler kendilerinde, kendilerince tehlike arz edeni.
Üniversitedeydim daha, son sınıftı, evdeydim şansıma, geldiğinde Hrant'ın haberi. Bir barış güvercini, bir araştırmacı, bir ilerici daha, itlaf edilmişti de, küçücük bir çocuğun eline silahı verip, alasın bu canı dediklerinde. O çocuk oldu bir adam. Çok da iyi baktılar hani içeride, hatta evlenebildi bile, artık ne hikmetse. Ayaklarının iç büküm pozu ile, tabanındaki delik kaldı hafızalarda. Onun da attılar üzerine günlük bir kaç sayfa gazeteyi, düşürdüler ocağına ateşi. Yürüyüşler, çığlıklar yükseldi ama, görüyorum artık bunlar bile etmiyor fayda.
Benim canım ülkemde, benim insanıma, yan gözle bakmak ne kelime efendim. Siz, ey ağlardan bağları görünmez olmuş eski beyinler, ne cüretle kıyarsınız, nice zorluklarla yetiştirilmiş evlatların canlarına. Kimden alırsınız, savaşma cesaretini, hangi kitaba dayandırırsınız yok etmenin meşruiyetini, bilmem, bilmek istemem ancak, nasıl uyursunuz bunca kan varken ellerinizde, bunca art niyet yüreğinizde, çıkarcı fikirlerinizle yok etme politikalarınızla, yargılayıcı bakışlarınızla, zehirli kelamlarınızla, şiddet dolu ruhlarınızla merak ederim. Nasıl uyursunuz?
Sizin yetiştirdiğiniz evlatların ne faydası olur bu vatana, bu toprakların hakkını nasıl ödersiniz, bu topraklardan elde ettiğiniz bereketi nerelerde yersiniz bilmem, bilmek istemem.
Barış isterim ben, sevgi isterim, insanlar, insanlıklarını yeniden kazansınlar isterim. Nefret yerini bir o kadar kuvvetli duygu olan sevgiye bıraksın isterim. İnsanlar el ele, yürek yüreğe yaşasın, şükretsin isterim de, çok mu şey isterim, bilmem. Bilemem..
Biz savaşmadan, kavga etmeden, bağırmadan, yargılamadan engel olamadık ölümlere ah parig. Affedesin.
T.
Ne oldu da bu ülke bir anda kendini durmak bilmez bir nefret girdabının tam ortasında buldu bilmiyorum. Çocuktum dedim ya, ermezdi aklım, ermiyor hala algım, işime de gelmiyor hani, gereksizliğinden nefretin, anlamak istemiyorum pis fikirlerini kimilerinin. Bir okulda hiç kavga çıkmadığını gördünüz mü siz? Öğretmenlerle, öğrencilerin aynı masada yemek yediğini? Partilerde içkiler su gibi akarken, bir eğitmenin de ayıplar bakmadığını? Hiçbir öğrencisine aşağılar davranmadığını? Ya da öğrencisiyle yan yana sigara içtiğini? Ben gördüm. Böyle öğretildi bize çünkü. En yakın arkadaşım annesi Afrikalı ve zenci, babası sapsarı bir Fransız olan bir kızcağızdı.. Bir güne bir gün, benden farklı olması onu sevmeme engel olamadı. Kültürlerimizin, dillerimizin, fikirlerimizin kutupları asla acıtmadı canımızı. Gururla yürürdüm yollarda yanında, insanım yargılar bakışlar atarken, seviyesiz espriler yaparken, tutardım elinden, çocuk kalbi kırılmasın isterdim, yaslardı kalbini kalbime de, avuç içimde, başı dik, ilerler giderdik, gülümserken sevgiyle. Severdim ben farklılıkları, hala da severim sorgusuz.
Zaman ilerledikçe daha da çirkinleşti toprağımın tavrı, insanıma da, misafire de. Önce cisimleri farklılaştırdılar, bu ülkede, sonra isimleri, sonra eğitimi, sonra düşünceleri, sonra insanlığı, hayvanlara bakış açısını bile farklılaştırdılar ne kadar inanılmaz. Bir o kadar inanılmaz olan da, herkesin boyun eğmesi elbette.
Ben kendimi hiçbir zümreye ait hissedemem, dünya insanıyım zira, dünya insanı olduğunu düşünen herkese de kalbim açık, dinlerim, anlamaya çalışırım evvela. İster dağa çıksın, ister koyu inançları olsun, kalbi temiz olduktan sonra, sevgiyle bakabildikten sonra hayata ismi, cismi, bana hiç fark etmez.
Çocuktum ben, Uğur Mumcu öldürüldüğünde, aradan geçti koskoca 20 sene de, davası yeni çözümlendi güya, örgüt işi olduğunu kabul etmiş yargı, patlak arabayı da iade edecekmiş ailesine. Vırı vırı tırı tırı. Konumuza dönelim, annem, babam yağmur altında uğurlarlen onu, tv den izledim, unutamam binlerce insanın tek yürek, yürüyüşünü. Binlerce şemsiye açıldı da o yağmurlu Ankara sabahında, yılmadılar sonuna kadar gittiler valla. Aradan yıllar geçti, Ahmet Taner Kışlalıyı öldürüverdiler, minnacık bir kola kutusuyla, alıştıra alıştıra. Bedeni bölündüğünde parçalara, evimize kadar uzandı, patlamanın sesi. Küçücüktü daha bebeği, şimdi kocaman bir genç kız olmuştur düşünsenize. İnsanlar günlerce evinin önünde mum yaktılar, polisler askerler gözetledi de, giden geri geldi mi? Ben söyleyeyim, gelmedi, gelmez.
Birileri, sırf, farklı diye fikirleri, genelde de ilerici diye söylemleri, hep ama hep katletme hakkını gördüler kendilerinde, kendilerince tehlike arz edeni.
Üniversitedeydim daha, son sınıftı, evdeydim şansıma, geldiğinde Hrant'ın haberi. Bir barış güvercini, bir araştırmacı, bir ilerici daha, itlaf edilmişti de, küçücük bir çocuğun eline silahı verip, alasın bu canı dediklerinde. O çocuk oldu bir adam. Çok da iyi baktılar hani içeride, hatta evlenebildi bile, artık ne hikmetse. Ayaklarının iç büküm pozu ile, tabanındaki delik kaldı hafızalarda. Onun da attılar üzerine günlük bir kaç sayfa gazeteyi, düşürdüler ocağına ateşi. Yürüyüşler, çığlıklar yükseldi ama, görüyorum artık bunlar bile etmiyor fayda.
Benim canım ülkemde, benim insanıma, yan gözle bakmak ne kelime efendim. Siz, ey ağlardan bağları görünmez olmuş eski beyinler, ne cüretle kıyarsınız, nice zorluklarla yetiştirilmiş evlatların canlarına. Kimden alırsınız, savaşma cesaretini, hangi kitaba dayandırırsınız yok etmenin meşruiyetini, bilmem, bilmek istemem ancak, nasıl uyursunuz bunca kan varken ellerinizde, bunca art niyet yüreğinizde, çıkarcı fikirlerinizle yok etme politikalarınızla, yargılayıcı bakışlarınızla, zehirli kelamlarınızla, şiddet dolu ruhlarınızla merak ederim. Nasıl uyursunuz?
Sizin yetiştirdiğiniz evlatların ne faydası olur bu vatana, bu toprakların hakkını nasıl ödersiniz, bu topraklardan elde ettiğiniz bereketi nerelerde yersiniz bilmem, bilmek istemem.
Barış isterim ben, sevgi isterim, insanlar, insanlıklarını yeniden kazansınlar isterim. Nefret yerini bir o kadar kuvvetli duygu olan sevgiye bıraksın isterim. İnsanlar el ele, yürek yüreğe yaşasın, şükretsin isterim de, çok mu şey isterim, bilmem. Bilemem..
Biz savaşmadan, kavga etmeden, bağırmadan, yargılamadan engel olamadık ölümlere ah parig. Affedesin.
T.
8 Ocak 2013 Salı
-jelibon-
Hatırlar mısın nasıl da yalnız uyuyamazdın ilk zamanlarında? Evin düzeni de benimki gibi hızla değişirken, öte yandan, sabahlara kadar gülerdik yatakta. Devenin nalı bile komikli konuydu da, anılar uçuşurdu tabi havada. Ortak noktamız aşktı, gittiğinde biz kaldık ardına. Özelimiz genelimiz birbirine karıştı ve karşı koymadan büyümeye sarıldık umarsızca. Ben tabularımı yıkarken, sen alışıyordun yalnızlığa. Ortaköyde köprüyü izleyip minicik görünen arabaları lipoproteinlere benzetmiştik hani hatırlar mısın? Peki ya stratosferden atılan kediye ne dersin? Güldüğümüz kadar ağlamıştık da bu zamanda. Sen ve ben, birer dev yürek, adım adım öğrendik koca yabancı bir şehirde güvenmek ne demek. Şımarıp göbeğimi açarak evde koşturmalarımı asla yadırgamadın sen, Güneşi hep çok sevdin, egomu bağrına bastın. Bana kendime güvenmem için, kendimi sevmem için, kendime inanmam için hep destek oldun. Mucizeler başardığımda yanımdaydın. Bazen sadece sustun, bazen bağırdın ama hep kocaman parlaktı bakışların. İşte bundandır, sen benim canım, sen benim yaşam ortağım, sen hep sarılanım, bugün sana gelsin bu bembeyaz havada gözü yaşlı yazım.
T.
T.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









