16 Mart 2013 Cumartesi
- 4 Mevsim -
Aşık her mevsimde yaşıyorsa özlemi aşıktır aslında. Çiçek açarken doğaya yeşeriyorsa dallar, gözlerinde elanın, çevreliyorsa tonlar bebeğini, daralıyorsa iris, çiftleşiyorsa canlar türlü türlü ve ağlıyorsa gece özlemle baharındadır sevginin daha. Günbegün kuruyorsa yutağı, büzülüyorsa içi, bir damla umutsa unutmak ya da sürekli başa sarıp yaşamak, yazın kurağıdır direnci feraha bakan merakın. Solarken saçları, ağlıyorsa kubbe loşunda akşamın ve dökülüyorsa yapraklar damlarından göz pınarının 2. baharının ardındadır merak ve umutsuzluğu erken akşamların. Sıcak mevsimlere dayanır ya kimileri ama kışlardır, kuşların aksine, yakınlaştıran insanları. Kimisi ısınmak için sokulurken kimisi ısıtmak için çevreler. Her denge gibi, dişi ve erkek, sıcak ve soğuk, aydınlık ve karanlık, kuru ve ıslak birbirini takip eder kaşıklar, tamamına koşar bütünün. 4 mevsim yokuş aşağı elele koşmanın mutluluğunun ölümsüzlüğüne hasret, saklarsın tozlarında özlemi, yıllanmış şişe kapaklarının. O, hayat bulur anlam bulur kulaklarında, hüznün basıncı konuşur gibi uğuldar, cereyanında kor eser, küllenir de yılmaz doğar, taşınır günlere, mevsimlere, yenilikle eskilik sırt sırta geleceğe itilir, derinliğinde..
T.
19 Ocak 2013 Cumartesi
-Ah Parig-
Çoklu kültür ile büyüdüm ben, Cezayirliler, Tunuslular, Belçikalılar, Almanlar, Türkler, Fransızlar; müslümanlar, hristiyanlar, ateeler, iç içeydiler. Kılık kıyafet yönetmeliği de yoktu, yasaklar da. Bir tek askeri kamuflaj deseni istenmezdi, savaşı çağrıştırdığından muhtmelen. Hz İsa kolyesi takmak yasak değildi, bıyık sakal bırakmak serbestti, baş örtüsü zaten moda değildi. Orucunu da tutabilirdin, içkini de içebilirdin, kendi sorumluluğunu erken yaşta almayı öğretmişlerdi. 18 yaşına bastın mı, ister devamsızlık kağıtlarını kendin imzala, ister teneffüste sigaranı iç. Karışmazdı kimse sana. Kişi kendini rahat nasıl hissediyorsa, o şekilde yaşama özgürlüğünün farkındaydı her zaman. 10 kasım geldi mi sirenler çalınca, tüm yabancılar da ayağa kalkar, saygıya dururlardı, toprağımın adetlerini yargılamadan. Hiçbir zaman insanlar, dili, dini, rengi, tavrı, konuşma şekli yüzünden yargılanmadı. Bize bir arada yaşamak öğretildi her daim. Yaşamanın başlıca kuralıydı bu onlar için. Huzur anlayış ve sevgiyle sağlanabilirdi ve bunu başka ülkelerin insanları çok daha iyi bilirlerdi. Bahsettiğim, 15 sene öncesiydi, din bu denli sokak muhabbetlerine sakız edilmemişti tabi. Bu ülke sınırları içerisinde avrupaî bir kültürle yetiştirildik biz. Ailelerimiz de ileri fikirliydi ne mutlu, anlamadan yargılamamamız için çabalayıp durdular. Ama hatırlarım ben, çocuk olsam da, kaygılarını, okunurdu yüzlerinden, bizim zamanımız geçiyor ama çocuklarımız ne yapacaklar derlerdi kısık kısık, bahsederken memleketin halinden.
Ne oldu da bu ülke bir anda kendini durmak bilmez bir nefret girdabının tam ortasında buldu bilmiyorum. Çocuktum dedim ya, ermezdi aklım, ermiyor hala algım, işime de gelmiyor hani, gereksizliğinden nefretin, anlamak istemiyorum pis fikirlerini kimilerinin. Bir okulda hiç kavga çıkmadığını gördünüz mü siz? Öğretmenlerle, öğrencilerin aynı masada yemek yediğini? Partilerde içkiler su gibi akarken, bir eğitmenin de ayıplar bakmadığını? Hiçbir öğrencisine aşağılar davranmadığını? Ya da öğrencisiyle yan yana sigara içtiğini? Ben gördüm. Böyle öğretildi bize çünkü. En yakın arkadaşım annesi Afrikalı ve zenci, babası sapsarı bir Fransız olan bir kızcağızdı.. Bir güne bir gün, benden farklı olması onu sevmeme engel olamadı. Kültürlerimizin, dillerimizin, fikirlerimizin kutupları asla acıtmadı canımızı. Gururla yürürdüm yollarda yanında, insanım yargılar bakışlar atarken, seviyesiz espriler yaparken, tutardım elinden, çocuk kalbi kırılmasın isterdim, yaslardı kalbini kalbime de, avuç içimde, başı dik, ilerler giderdik, gülümserken sevgiyle. Severdim ben farklılıkları, hala da severim sorgusuz.
Zaman ilerledikçe daha da çirkinleşti toprağımın tavrı, insanıma da, misafire de. Önce cisimleri farklılaştırdılar, bu ülkede, sonra isimleri, sonra eğitimi, sonra düşünceleri, sonra insanlığı, hayvanlara bakış açısını bile farklılaştırdılar ne kadar inanılmaz. Bir o kadar inanılmaz olan da, herkesin boyun eğmesi elbette.
Ben kendimi hiçbir zümreye ait hissedemem, dünya insanıyım zira, dünya insanı olduğunu düşünen herkese de kalbim açık, dinlerim, anlamaya çalışırım evvela. İster dağa çıksın, ister koyu inançları olsun, kalbi temiz olduktan sonra, sevgiyle bakabildikten sonra hayata ismi, cismi, bana hiç fark etmez.
Çocuktum ben, Uğur Mumcu öldürüldüğünde, aradan geçti koskoca 20 sene de, davası yeni çözümlendi güya, örgüt işi olduğunu kabul etmiş yargı, patlak arabayı da iade edecekmiş ailesine. Vırı vırı tırı tırı. Konumuza dönelim, annem, babam yağmur altında uğurlarlen onu, tv den izledim, unutamam binlerce insanın tek yürek, yürüyüşünü. Binlerce şemsiye açıldı da o yağmurlu Ankara sabahında, yılmadılar sonuna kadar gittiler valla. Aradan yıllar geçti, Ahmet Taner Kışlalıyı öldürüverdiler, minnacık bir kola kutusuyla, alıştıra alıştıra. Bedeni bölündüğünde parçalara, evimize kadar uzandı, patlamanın sesi. Küçücüktü daha bebeği, şimdi kocaman bir genç kız olmuştur düşünsenize. İnsanlar günlerce evinin önünde mum yaktılar, polisler askerler gözetledi de, giden geri geldi mi? Ben söyleyeyim, gelmedi, gelmez.
Birileri, sırf, farklı diye fikirleri, genelde de ilerici diye söylemleri, hep ama hep katletme hakkını gördüler kendilerinde, kendilerince tehlike arz edeni.
Üniversitedeydim daha, son sınıftı, evdeydim şansıma, geldiğinde Hrant'ın haberi. Bir barış güvercini, bir araştırmacı, bir ilerici daha, itlaf edilmişti de, küçücük bir çocuğun eline silahı verip, alasın bu canı dediklerinde. O çocuk oldu bir adam. Çok da iyi baktılar hani içeride, hatta evlenebildi bile, artık ne hikmetse. Ayaklarının iç büküm pozu ile, tabanındaki delik kaldı hafızalarda. Onun da attılar üzerine günlük bir kaç sayfa gazeteyi, düşürdüler ocağına ateşi. Yürüyüşler, çığlıklar yükseldi ama, görüyorum artık bunlar bile etmiyor fayda.
Benim canım ülkemde, benim insanıma, yan gözle bakmak ne kelime efendim. Siz, ey ağlardan bağları görünmez olmuş eski beyinler, ne cüretle kıyarsınız, nice zorluklarla yetiştirilmiş evlatların canlarına. Kimden alırsınız, savaşma cesaretini, hangi kitaba dayandırırsınız yok etmenin meşruiyetini, bilmem, bilmek istemem ancak, nasıl uyursunuz bunca kan varken ellerinizde, bunca art niyet yüreğinizde, çıkarcı fikirlerinizle yok etme politikalarınızla, yargılayıcı bakışlarınızla, zehirli kelamlarınızla, şiddet dolu ruhlarınızla merak ederim. Nasıl uyursunuz?
Sizin yetiştirdiğiniz evlatların ne faydası olur bu vatana, bu toprakların hakkını nasıl ödersiniz, bu topraklardan elde ettiğiniz bereketi nerelerde yersiniz bilmem, bilmek istemem.
Barış isterim ben, sevgi isterim, insanlar, insanlıklarını yeniden kazansınlar isterim. Nefret yerini bir o kadar kuvvetli duygu olan sevgiye bıraksın isterim. İnsanlar el ele, yürek yüreğe yaşasın, şükretsin isterim de, çok mu şey isterim, bilmem. Bilemem..
Biz savaşmadan, kavga etmeden, bağırmadan, yargılamadan engel olamadık ölümlere ah parig. Affedesin.
T.
Ne oldu da bu ülke bir anda kendini durmak bilmez bir nefret girdabının tam ortasında buldu bilmiyorum. Çocuktum dedim ya, ermezdi aklım, ermiyor hala algım, işime de gelmiyor hani, gereksizliğinden nefretin, anlamak istemiyorum pis fikirlerini kimilerinin. Bir okulda hiç kavga çıkmadığını gördünüz mü siz? Öğretmenlerle, öğrencilerin aynı masada yemek yediğini? Partilerde içkiler su gibi akarken, bir eğitmenin de ayıplar bakmadığını? Hiçbir öğrencisine aşağılar davranmadığını? Ya da öğrencisiyle yan yana sigara içtiğini? Ben gördüm. Böyle öğretildi bize çünkü. En yakın arkadaşım annesi Afrikalı ve zenci, babası sapsarı bir Fransız olan bir kızcağızdı.. Bir güne bir gün, benden farklı olması onu sevmeme engel olamadı. Kültürlerimizin, dillerimizin, fikirlerimizin kutupları asla acıtmadı canımızı. Gururla yürürdüm yollarda yanında, insanım yargılar bakışlar atarken, seviyesiz espriler yaparken, tutardım elinden, çocuk kalbi kırılmasın isterdim, yaslardı kalbini kalbime de, avuç içimde, başı dik, ilerler giderdik, gülümserken sevgiyle. Severdim ben farklılıkları, hala da severim sorgusuz.
Zaman ilerledikçe daha da çirkinleşti toprağımın tavrı, insanıma da, misafire de. Önce cisimleri farklılaştırdılar, bu ülkede, sonra isimleri, sonra eğitimi, sonra düşünceleri, sonra insanlığı, hayvanlara bakış açısını bile farklılaştırdılar ne kadar inanılmaz. Bir o kadar inanılmaz olan da, herkesin boyun eğmesi elbette.
Ben kendimi hiçbir zümreye ait hissedemem, dünya insanıyım zira, dünya insanı olduğunu düşünen herkese de kalbim açık, dinlerim, anlamaya çalışırım evvela. İster dağa çıksın, ister koyu inançları olsun, kalbi temiz olduktan sonra, sevgiyle bakabildikten sonra hayata ismi, cismi, bana hiç fark etmez.
Çocuktum ben, Uğur Mumcu öldürüldüğünde, aradan geçti koskoca 20 sene de, davası yeni çözümlendi güya, örgüt işi olduğunu kabul etmiş yargı, patlak arabayı da iade edecekmiş ailesine. Vırı vırı tırı tırı. Konumuza dönelim, annem, babam yağmur altında uğurlarlen onu, tv den izledim, unutamam binlerce insanın tek yürek, yürüyüşünü. Binlerce şemsiye açıldı da o yağmurlu Ankara sabahında, yılmadılar sonuna kadar gittiler valla. Aradan yıllar geçti, Ahmet Taner Kışlalıyı öldürüverdiler, minnacık bir kola kutusuyla, alıştıra alıştıra. Bedeni bölündüğünde parçalara, evimize kadar uzandı, patlamanın sesi. Küçücüktü daha bebeği, şimdi kocaman bir genç kız olmuştur düşünsenize. İnsanlar günlerce evinin önünde mum yaktılar, polisler askerler gözetledi de, giden geri geldi mi? Ben söyleyeyim, gelmedi, gelmez.
Birileri, sırf, farklı diye fikirleri, genelde de ilerici diye söylemleri, hep ama hep katletme hakkını gördüler kendilerinde, kendilerince tehlike arz edeni.
Üniversitedeydim daha, son sınıftı, evdeydim şansıma, geldiğinde Hrant'ın haberi. Bir barış güvercini, bir araştırmacı, bir ilerici daha, itlaf edilmişti de, küçücük bir çocuğun eline silahı verip, alasın bu canı dediklerinde. O çocuk oldu bir adam. Çok da iyi baktılar hani içeride, hatta evlenebildi bile, artık ne hikmetse. Ayaklarının iç büküm pozu ile, tabanındaki delik kaldı hafızalarda. Onun da attılar üzerine günlük bir kaç sayfa gazeteyi, düşürdüler ocağına ateşi. Yürüyüşler, çığlıklar yükseldi ama, görüyorum artık bunlar bile etmiyor fayda.
Benim canım ülkemde, benim insanıma, yan gözle bakmak ne kelime efendim. Siz, ey ağlardan bağları görünmez olmuş eski beyinler, ne cüretle kıyarsınız, nice zorluklarla yetiştirilmiş evlatların canlarına. Kimden alırsınız, savaşma cesaretini, hangi kitaba dayandırırsınız yok etmenin meşruiyetini, bilmem, bilmek istemem ancak, nasıl uyursunuz bunca kan varken ellerinizde, bunca art niyet yüreğinizde, çıkarcı fikirlerinizle yok etme politikalarınızla, yargılayıcı bakışlarınızla, zehirli kelamlarınızla, şiddet dolu ruhlarınızla merak ederim. Nasıl uyursunuz?
Sizin yetiştirdiğiniz evlatların ne faydası olur bu vatana, bu toprakların hakkını nasıl ödersiniz, bu topraklardan elde ettiğiniz bereketi nerelerde yersiniz bilmem, bilmek istemem.
Barış isterim ben, sevgi isterim, insanlar, insanlıklarını yeniden kazansınlar isterim. Nefret yerini bir o kadar kuvvetli duygu olan sevgiye bıraksın isterim. İnsanlar el ele, yürek yüreğe yaşasın, şükretsin isterim de, çok mu şey isterim, bilmem. Bilemem..
Biz savaşmadan, kavga etmeden, bağırmadan, yargılamadan engel olamadık ölümlere ah parig. Affedesin.
T.
8 Ocak 2013 Salı
-jelibon-
Hatırlar mısın nasıl da yalnız uyuyamazdın ilk zamanlarında? Evin düzeni de benimki gibi hızla değişirken, öte yandan, sabahlara kadar gülerdik yatakta. Devenin nalı bile komikli konuydu da, anılar uçuşurdu tabi havada. Ortak noktamız aşktı, gittiğinde biz kaldık ardına. Özelimiz genelimiz birbirine karıştı ve karşı koymadan büyümeye sarıldık umarsızca. Ben tabularımı yıkarken, sen alışıyordun yalnızlığa. Ortaköyde köprüyü izleyip minicik görünen arabaları lipoproteinlere benzetmiştik hani hatırlar mısın? Peki ya stratosferden atılan kediye ne dersin? Güldüğümüz kadar ağlamıştık da bu zamanda. Sen ve ben, birer dev yürek, adım adım öğrendik koca yabancı bir şehirde güvenmek ne demek. Şımarıp göbeğimi açarak evde koşturmalarımı asla yadırgamadın sen, Güneşi hep çok sevdin, egomu bağrına bastın. Bana kendime güvenmem için, kendimi sevmem için, kendime inanmam için hep destek oldun. Mucizeler başardığımda yanımdaydın. Bazen sadece sustun, bazen bağırdın ama hep kocaman parlaktı bakışların. İşte bundandır, sen benim canım, sen benim yaşam ortağım, sen hep sarılanım, bugün sana gelsin bu bembeyaz havada gözü yaşlı yazım.
T.
T.
1 Ocak 2013 Salı
-Yeni-
Önceki senelerime nazaran 2012 senesinin yükü hafif pahası
ağırdı. İnsanlarla değil kendimle
ilgiliydi adımlarım genelde. Çünkü biliyorum kendime yol açtıkça, aslında pek
çok insana dokunabileceğim.
Nasıl bir ruh emici
olduğumu anladım bu sene, ruh emici derken gerçekten de Harry Potter’daki gibi
olmasalar da bir nevi aynı eylemi farklı şekillerde yapan biriydim, bilinçsiz.
Şu an bunları böylesine rahat dillendirebiliyor olmamın sebebi, o zamanlar ve
‘O’ olan ‘Ben’i sevgiyle karşılamam elbette. Kaldı ki kimseye yüklenmediğim
kadar yüklendim kendime 2012’de. 2013 niyetim ise kimseye yüklenmemek sadece ve
sevgiyle beklemek zamanın işlemesini.
Sevgi için yapabileceklerimi gördüm. Aslında bu
kadar da acımasız değil tabi ki hakikat. Ben de çok sevdim, sevgi benimdi,
istediğim gibi dağıttım, ama çok sevmek de aslında dengeli bir eylem değil. Çok
verince, içindeki yeri çabuk boşaltıyorsun, bu sefer de istemsiz onu
birilerinin doldurmasını bekliyor oluyorsun. Ben bu sene kendimi gerçekten
sevdim, sevmeyi öğrendim, başarılarımla,
hatalarımla, ne denli muazzam ve eşsiz olduğumu anladım. Eklemlerdeki kireçler
gibiydi tıkanıklık noktalarım, kimilerini iyileştirdim, cilaladım, kimileri
üzerinde hala çalışıyorum, kimilerinin seyrini yavaşlattım zamanını bekliyorum.
Aşka bakış açısının,
insanın tutarlılığı ile orantılı, ne kadar yaşatılacağını öğrendim. Sevmek için onun, beden bulması şartı
olmadığını, sevginin yeri ve zamanı olmadığını, sevgiyi taşımanın ve yüklemenin aslında çok kolay olduğunu ama yanlış yorumlandığını öğrendim.
Küçüklüğümden beri geliştirdiğim savunma mekanizmalarımın ne
denli güçlendiğini, birer kalkan gibi sürekli beni tetikte tuttuğunu ve aslında
yaşamın bir stres olmadığını, doğmanın da , ölmenin de, başıma gelen pek çok
şeyin de benim seçimim olduğunu öğrendim.
Bedenime eziyet etmemin aslında bir imdat çağrısı olduğunu,
ancak kendimi dahi okuyamazken bana doğru yolu gösterecek kimsenin olmaması
karanlığından çıkıp, hayatıma ışık tutan pek çok aydınlık insanı hayatıma
çekerken, değer verdiğim nicelerini bir sebepten dolayı azat etmem gerektiğini
öğrendim.
Geçmişime sarıldım, çocukluğuma, ergenliğime,
yetişkinliğime, dünüme bile. Çok ağladım ve ağlamamanın güçlülük ile
özdeşleştirildiği toplum koşullamasına inat, daha çok ağladım.. Gülümserken
ağladım, sarılırken ağladım, çalışırken ağladım, ağlamalarımın genelinde
bedenimden dökülmek istemelerine izin verdiğim için ağladım. İlla acı veya kötü
bir duyguya gerek olmadığını kabullenerek ağladım. Şimdi topluma ve ayıplarına diyorum ki: 'sevişecek kadar cesursan ağlayacak kadar da olabilirsin'
Yeni yıl için ilk düellom kendimle, sigara içme alışkanlığımdan özgürleşmek şeklinde olacak. Geri sayımım başladı. 14 Şubat sevgililer gününde, en geç, sigarasız bir hayata merhaba demeye niyet ediyorum.
Ailemi, insanları ve kendimi daha iyi anladığım ve sevgimin arttığı bir sürece girdim. Yıllardır muzdarip olduğum ve tedavisi yok denilen migren hastalığını iyileştirdim. Travmalarımı temizledim ve temizlemeye devam edeceğim. Daha neler neler gerçekleştireceğim bilmiyorum ama bilinmezliğin heyecanı bile tarif edilemez..
Şifacı olma yolunda mutlu adımlarla ilerlerken, hiç tanımadığım insanların mutlulukları için niyetler ettim. Ne kadar sevindiricidir ki genelde olumlu gelişmelere şahitlik ettim. Kendime inanıyorum, kendimi seviyorum, her türlü değişimi kabulleniyorum.
Sebepsiz ve sürekli bir mutluluğa gark oldum nihayet. Dahası için sabırsızlanırken, tüm canlıları sevgiyle kucaklıyor, öteki tarafa geçenlere huzur diliyorum.
Tek sayılı mükemmel bir seneye merhaba!
T.
Yeni yıl için ilk düellom kendimle, sigara içme alışkanlığımdan özgürleşmek şeklinde olacak. Geri sayımım başladı. 14 Şubat sevgililer gününde, en geç, sigarasız bir hayata merhaba demeye niyet ediyorum.
Ailemi, insanları ve kendimi daha iyi anladığım ve sevgimin arttığı bir sürece girdim. Yıllardır muzdarip olduğum ve tedavisi yok denilen migren hastalığını iyileştirdim. Travmalarımı temizledim ve temizlemeye devam edeceğim. Daha neler neler gerçekleştireceğim bilmiyorum ama bilinmezliğin heyecanı bile tarif edilemez..
Şifacı olma yolunda mutlu adımlarla ilerlerken, hiç tanımadığım insanların mutlulukları için niyetler ettim. Ne kadar sevindiricidir ki genelde olumlu gelişmelere şahitlik ettim. Kendime inanıyorum, kendimi seviyorum, her türlü değişimi kabulleniyorum.
Sebepsiz ve sürekli bir mutluluğa gark oldum nihayet. Dahası için sabırsızlanırken, tüm canlıları sevgiyle kucaklıyor, öteki tarafa geçenlere huzur diliyorum.
Tek sayılı mükemmel bir seneye merhaba!
T.
26 Aralık 2012 Çarşamba
- Kaşık-
Kavurucu sıcakları da, dondurucu soğukları da en çok ayaklarında hisseder bundan dolayı.
Topraktan çıkamaz ya, ondan uzanır göğe başları ağaçların, izler tepesindeki yaşamları, eşlik eder altında kalanlara, hizmet eder, yüksekten bakmaz, aşağı görmez, yüksektedir bilir, bilinçli bakarlar, bilgedirler. Eğilmez umutsuz olmadıkça, yaralanmaya da hazırdır her insan kadar, cildi kalındır ama onun da buram buram yaşam akar derinlerinde. İncinsin istemez ama korkmaz, gövdesini oyan insanlara kızmaz, yaşam getirdikleri için, dokundukları için şükreder gülümserken.
Şev düştü mü toprağa, herkes uyur ya, o canlandırır yapraklarında gün ile gecenin erişilmez kesişimsiz, sonsuz aşkını.
Çocuklar cıvıldarken köklerinde, insan olduğunu hayal eder zihninde, zamansız hikayeler kurar, beden bulduğu.
Kaderin alaycığına şahit olmamıştır, şansından. Bilgedir dedim ya ağaçlar, sevdikleri hep çevrelerindedir bilir, yüzyıllar geçse de bekler inançlıdır. Bir gün sökülürse damarlarından sevdiceği, belki arkasına saklanan çocuğun elinde oyuncaktır, belki karşısındaki banktır, akşam olup ateşler yakılınca, alevlenen odundur bazen, rüzgarlar süpürür küllerini sevgilisinin, dallarının arasından süzülür, er ya da geç başka bir formda dahi olsa birleşeceklerdir, farkındadır.
Bir gitarın derin tınlaması serenattır kulağında, bir uçurtma iskeletinin gökte süzülüşü rüyalarıdır yer yer, nereye baksa sevgi görür bundan dolayı. Her yerdedir özü her anındadır yaşamın. Oyulur işlenirse hele, çatlakları yaşının göstergesidir, derindir ama doldurulamamasından mutludur anılarının. İzleridir yaşamının geçmişi ve geleceğe dair gururudur. Hayal gücünün sınırsızlığında beden bulur ama en çok sarılıp uyumayı merak ederler insanlara dair. Dokumayı, sarmayı sarmalamayı, karışmayı ve kaybolmayı sevdasının bedeninde. İşte bundandır ağaçların kaşık olma merakları. Bundandır en sıcak aşların ahşapla karıştırılması, bundandır, aynı çekmecede birbirlerinin üzerine bırakılmaları.. İçiçe olduktan sonra nereye baktıklarının bir önemi yoktur zira.
Yaymak için varolur ağaçlar da tıpkı insanlar gibi, sevginin tadını.

T.
27 Kasım 2012 Salı
Melekler de doğar
Basitti niyetim. Daha az okumak ve bir o kadar dolanmaktı ortalıkta hayalim. Son sınıfım ben katılmasam dersinize diye gülümsedim, daha güleç bir tonla reddedildim. Maillerle edilirdi ödevler teslim ve sessizce arka köşede takip edilirdi öğretin. Aynı kampüste ayrı kalmıştık tam 1 dönemdi süresi bir merhaba geçirmişti içim. Gökyüzüne ahşap evler mi kurmak istemedik, karavanla aşındırmayı mı asfaltı bilemedim.
Seneler geçti de üzerimizden nasıl da pekişti sevgimiz. Bir baktım ki uzun sohbetler kavuşturmuş kollarını sus pus kesilmiş bizi dinliyor merakla, her buluşmada başka bir makara, beyin fırtınaları bir yana, soyunmadık mı korkusuz anlatmaya. Eh haykırdık da hani elele barışı, tokuştu kadehler coşkuyla. Birdik hepimiz sonunda, farkındalıkla sarılırken doğaya. Böyle başladı, böyle ilerliyor arkadaşlığımız hocamla. Bak yazılar dökülüyor işte uğruna.
Boşuna değil elbet adın. Işık yolcusu kararmaz asla adımların. Sen mutlulukla sarıldıça hayata gör bak kaç genç daha aydınlanır ışığınla. Doğduğun gün dündü, doğduğun gün bugün, yarın ve her zaman. Parlasın kanatların yıldız tozlarıyla. Daha pek çok canlanışta, biliyorum arar gözlerim ruhumu heyecanla. Ne mutlu bir hediyesin sana hayat veren kadına.

T.
Seneler geçti de üzerimizden nasıl da pekişti sevgimiz. Bir baktım ki uzun sohbetler kavuşturmuş kollarını sus pus kesilmiş bizi dinliyor merakla, her buluşmada başka bir makara, beyin fırtınaları bir yana, soyunmadık mı korkusuz anlatmaya. Eh haykırdık da hani elele barışı, tokuştu kadehler coşkuyla. Birdik hepimiz sonunda, farkındalıkla sarılırken doğaya. Böyle başladı, böyle ilerliyor arkadaşlığımız hocamla. Bak yazılar dökülüyor işte uğruna.
Boşuna değil elbet adın. Işık yolcusu kararmaz asla adımların. Sen mutlulukla sarıldıça hayata gör bak kaç genç daha aydınlanır ışığınla. Doğduğun gün dündü, doğduğun gün bugün, yarın ve her zaman. Parlasın kanatların yıldız tozlarıyla. Daha pek çok canlanışta, biliyorum arar gözlerim ruhumu heyecanla. Ne mutlu bir hediyesin sana hayat veren kadına.

T.
3 Kasım 2012 Cumartesi
-Özgürleşme-
Şu sıralar kendi yansımalarımı izlerken bir yandan, öte yandan da onların vicdanlarının rahatlamasına şahitlik ve yataklık ediyorum. Kendimle ilgili geçmişi gözönüne serip, bunla ilgili bir rahatsızlığım varsa vicdanen yüzleşirken mümkün mertebe yargılamamaya çalışarak sadece mevcut rahatsızlığın ortadan kalkması için durumu kabulleniyorum. Elbette ki hata insanî olduğundan ve benim, zor bir ergen ve hatta yetişkin olmamdan mütevellit, başarı madalyaları gibi seri seri dizdiğim hatalarım var. Olsunlar, iyi ki de varlar diye düşünerek, anlayarak, sevgiyle, önce kendimi affederek korkak çekingen geçmişteki bana sarılarak, elinden tutarak bugünümde arkamda silikleşmesi yerine, yanımda yürümesine çabalıyorum. Hepsi benim, her hareket benim seçimim ve hiçbirinden pişman değilim.
Benim sorunum kendimi yeterince sevmemekti. İnsanlara verebileceğim sonsuz bir sevgi ve arka planda bir o kadar yargı varken, kendime verdiğim sevginin azlığı ve yargının fazlalığından bihaber, arıyordum, ruhumu, eşimi ve kendimi. Çok sevdim veya çok sevdiğime inandım. Kendim için yapmaya üşendiğim pek çok şeyi başkaları için gözümü kırpmadan yaptım. Yollara ve yıllara karşı koydum adeta. Ruhumun huzur bulabileceği bir anın hasretiyle savrulup durdum. Yaşadım da, kendimce, eşsiz anılarım var biriktirdiğim ve her zaman seveceğim sevdiceklerim. Yine de zor, insanları severken onlardan mahrum olmak, bir yanı insanın sevginin koşulu olmadığını sayıklasa da, öte yanı biraz daha hissetmeye heveslendiğinden midir, beklentiler geliştiriyor. Bu beklentiler hayat bulmadıkça da kurgulamalara bırakıyor yerini. Bir anda bir bakıyorsunuz ki o boncuk gibi parlayan gözlerin feri kaçmış, heyecandan kanatlanmaya hevesli kalbiniz, sinmiş bir kenara, sıkkın, tedirgin, korkak, mevcut duyguyu muhafaza edememiş bir diğerine çoktan yenik düşmüş.
Hiçbir olayın kızgınlıkla ya da küslükle sonuçlanmasına gerek yok aslına bakarsanız. Bazen kendinizi ve sevdiğiniz insanları özgür bırakmanız gerekir, herkes için hayırlı olanın gerçekleşebilmesi için. Ve elbette kimse için kolay değildir bu sürece şahitlik etmek ancak en nihayetinde hayat bir makine değil ve bizler de uzman kod yazıcılar olmadığımızdan dolayı, bazı deneylerin sonuç vermesi için sabretmekten başka yapılabilecek eylem yoktur.
Aynı göğün altında nefes aldığımıza göre, bir şekilde bağlıyız aslında birbirimize
T.
Sevmekten ve söylemekten ve öğrenmekten korkmadığımız bir yaşam dileğiyle
3 Ekim 2012 Çarşamba
-In The Light of Love- Last word
Derindi!
Sesi, sessizliği, bakışlarını taşırdı ismi.
Büyüleyiciydi bir yanı, insanı kendinden alır,
Çorak diyarlarda, semanın altında, bırakırdı bir başına.
Dünya bir yana dururdu, evren öteye,
Bir gözlerinden yansıyan melek yüz kalırdı geriye
Göktü o, güneş, toprak, su, yaşamın ta kendisi.
Ne karmaşık renkler dönerdi içinde insanın,
O dokunduğunda ruhuna adeta.
Gün sanır, peşinden sürüklerdi istemsiz
İndikçe derinlere kaybolurdu oysa ki, adında
Aydınlanınca gözleri, göründü, içinden fışkıran ile aslolan
bir değildi
Yine de her iç çekişte, bir parçasını taşırdı ruhuna
nefesinde.
Sonsuzlukta beraber var olmak adına değil bu sefer,
Anladı ki ne kadar güzelmiş aslında kendi gözleri, bakan olduğu için.
Gönül pencerlerinden yansıyan ışıklar adına,
Derinlerinden çıkarıp, saldı geçmişini doğaya,
Devam edebilmek için kaderinin yolunda.
T.
T.
5 Eylül 2012 Çarşamba
- Free Hugs & Peace -
Affetmek için her zaman bir gerekçesi olsun ister insan. Öncesinde kırılacak kadar hazırlamıştır kendini ve başına gelenler sanki kendi bilincinde değilmişçesine çarpar duvarlarına gönlünün. Farkındalık, sadece bir anı bile anlamak yeterdi oysa affetmek için. Her gün, istisnasız her gün, üzerinde yaşadığım toprakları benimle paylaşan biri ölüyor, öldürüyor, tecavüz ediyor, kavga ediyor, küfür ediyor, hakaret ediyor, yargılayarak bakıyor. Her zıtlık bir diğerinin yokolması için yeterli sunuluyor. Yedikleri, içtikleri, makyajları, kıyafetleri, hareketleri, vurguları, fikirleri, davranışları farklı diye bir sürü insanı az görülüyor. O baş örtülü, o Atatürkçü, o emperyalist, o eşcinsel, o gerici, o ilerici, o oyuncu, o sanatçı, o yazar, o kadın, o çocuk, o adam.. Insanlar yaşamları boyunca birbirlerine zulmediyorlar. Gerçekten barışı isteyen kişi, anlamaya çalışsa, yüzleşmeye çalışsa, kabullenmeye çalışsa, affetmeye de çalışır, değişmeye de başlar. Ama olmaz değişimin her zaman kötü olduğu öğretilmiştir. O zaman hiç değişmeyin.
Ben istemiyorum bu ülkede birileri öldürülsün, Türkmüş Kürtmüş, anarşistmiş faşistmiş, deistmiş ateistmiş, insanlığın bunca geliştiği bir çağda, bütün insaniyetinden feragat etmiş kemiklere dönüşülmesini..Kendilerinden bunca nefret edebiliyor olmalarının nedenini anlamalarını umuyorum. Duygu değişimlerini kabulleniyorum ancak bu duyguların esaretine giren insanı canavara dönüştürebilmesini artık kabul etmek istemiyorum. Insanların yersiz bir keyifle oldukları yerde gülümsemelerini, birbirlerine sevgiyle yaklaşmalarını, mesafelerini bütün zarafetleri ve insaniyetleriyle koymalarını, kendilerini ifade edebilmelerini yeniden yeşertmeye hevesli olmasını istiyorum.
Neden senden daha eğitimsiz diye birisine özelmişsin gibi davranasın ki, onun sahip olduğu yetenekleri, kültürü, zevklerini bilmeden. Neden senden farklı giyiniyor diye etiket takasın ki, senin en iyi markaları taşıyor olman mı, renk zevkin mi, uyumun mu, fikrinin sembolü mü karşındakine yukarıdan bakma hakkını veriyor.
Sana hayatını ayırmış, ayırmayı seçmiş ya da ayırmayı kabullenmiş birisine kötü davranabilirken, kendi canına kanına değersiz hissettirebilirken, sevmezken ve sevilmezken elbette ki herhangi bir insanı göz kırpmaksızın öldürmek mümkün olabilir.Çevrenize bir bakın, ne kadar da çok insan Matrixte gibi yaşıyor. En baskılananından en serbestine kadar. Her hareketi dikkat çekmek için işte bu sebeple en insani duygular bile çıkar süzgecinden geçirilerek yorumlanıyor. Paranoya zihne hükmeden bir virüs olmuş. Öyle mi demek istedi, böyle mi yapmak istedi, artık iletişim öyle bir hale geldi ki, kendini ifade etmekten öte kendinle savaşmaya döndü insanlar için. Hep yan yollardan kıvırtarak, türlü oyunlarla, stratejilerle, sonraki 5 fena adımı hesaplayarak yazmak yazmak yazmakla geçiyor. Hayır diyebilen insan sayısı azalıyor. Hep bir kurban olma, bir maruz kalma durumu sözkonusu, biri bir şey söylemeye çalışıp söyleyemediğinde hemen senaristler masa başına geçip olası felaketleri hesaplamaya başlıyor ve bundan bir dizi çıkarıyorlar. Tv de son yıllarda yayınlanan pek çok dizi de aynı kurguyu öğreterek geçiyor zihinlerden.
İnsan ne istiyorsa yiyebilmeli, kendini rahat hissettiği şekilde giyinmeli, kaygılı konuşmamalı, rahat olmalı genelinde. Hareketlerini bir amaç uğruna kodlamaktansa, ağırlaştırılmış tempoda algılamalı durmaksızın akan dünyayı.
İşte o zaman affetmek barışı getirebilir. Tüm dünya çırılçıplak kalsa, ne önemi olur sarayda yaşamanın ya da çöplükte yatmanın. Öylesine mutsuzluğa kurgulanmış ki, mutluluğun kıymetini ve ne güzel olduğunu hatırlayamaz olmuş insan, bir de üstüne koşulu olduğunu savunduğunda hastalığın ne kadar yayıldığını anlamak gerekiyor.. Barış için sadece sarılmak yeterli bence. Sizin gibi düşünmeyen bir insana sarılın ve onu yargıladığınız için kendinizi affetmeye çalışın. Zaman alacak, ama kişinin kendi için çabalaması, savaştığı tüm benlikleriyle barışmasını sağlarsa, bir sürü insanla barışmış oluyor aslında.
T.
Hayırlı olan gelsin başımıza her gün ağardığında...
Ben istemiyorum bu ülkede birileri öldürülsün, Türkmüş Kürtmüş, anarşistmiş faşistmiş, deistmiş ateistmiş, insanlığın bunca geliştiği bir çağda, bütün insaniyetinden feragat etmiş kemiklere dönüşülmesini..Kendilerinden bunca nefret edebiliyor olmalarının nedenini anlamalarını umuyorum. Duygu değişimlerini kabulleniyorum ancak bu duyguların esaretine giren insanı canavara dönüştürebilmesini artık kabul etmek istemiyorum. Insanların yersiz bir keyifle oldukları yerde gülümsemelerini, birbirlerine sevgiyle yaklaşmalarını, mesafelerini bütün zarafetleri ve insaniyetleriyle koymalarını, kendilerini ifade edebilmelerini yeniden yeşertmeye hevesli olmasını istiyorum.
Neden senden daha eğitimsiz diye birisine özelmişsin gibi davranasın ki, onun sahip olduğu yetenekleri, kültürü, zevklerini bilmeden. Neden senden farklı giyiniyor diye etiket takasın ki, senin en iyi markaları taşıyor olman mı, renk zevkin mi, uyumun mu, fikrinin sembolü mü karşındakine yukarıdan bakma hakkını veriyor.
Sana hayatını ayırmış, ayırmayı seçmiş ya da ayırmayı kabullenmiş birisine kötü davranabilirken, kendi canına kanına değersiz hissettirebilirken, sevmezken ve sevilmezken elbette ki herhangi bir insanı göz kırpmaksızın öldürmek mümkün olabilir.Çevrenize bir bakın, ne kadar da çok insan Matrixte gibi yaşıyor. En baskılananından en serbestine kadar. Her hareketi dikkat çekmek için işte bu sebeple en insani duygular bile çıkar süzgecinden geçirilerek yorumlanıyor. Paranoya zihne hükmeden bir virüs olmuş. Öyle mi demek istedi, böyle mi yapmak istedi, artık iletişim öyle bir hale geldi ki, kendini ifade etmekten öte kendinle savaşmaya döndü insanlar için. Hep yan yollardan kıvırtarak, türlü oyunlarla, stratejilerle, sonraki 5 fena adımı hesaplayarak yazmak yazmak yazmakla geçiyor. Hayır diyebilen insan sayısı azalıyor. Hep bir kurban olma, bir maruz kalma durumu sözkonusu, biri bir şey söylemeye çalışıp söyleyemediğinde hemen senaristler masa başına geçip olası felaketleri hesaplamaya başlıyor ve bundan bir dizi çıkarıyorlar. Tv de son yıllarda yayınlanan pek çok dizi de aynı kurguyu öğreterek geçiyor zihinlerden.
İnsan ne istiyorsa yiyebilmeli, kendini rahat hissettiği şekilde giyinmeli, kaygılı konuşmamalı, rahat olmalı genelinde. Hareketlerini bir amaç uğruna kodlamaktansa, ağırlaştırılmış tempoda algılamalı durmaksızın akan dünyayı.
İşte o zaman affetmek barışı getirebilir. Tüm dünya çırılçıplak kalsa, ne önemi olur sarayda yaşamanın ya da çöplükte yatmanın. Öylesine mutsuzluğa kurgulanmış ki, mutluluğun kıymetini ve ne güzel olduğunu hatırlayamaz olmuş insan, bir de üstüne koşulu olduğunu savunduğunda hastalığın ne kadar yayıldığını anlamak gerekiyor.. Barış için sadece sarılmak yeterli bence. Sizin gibi düşünmeyen bir insana sarılın ve onu yargıladığınız için kendinizi affetmeye çalışın. Zaman alacak, ama kişinin kendi için çabalaması, savaştığı tüm benlikleriyle barışmasını sağlarsa, bir sürü insanla barışmış oluyor aslında.
T.
Hayırlı olan gelsin başımıza her gün ağardığında...
25 Ağustos 2012 Cumartesi
-Denge-
İşte bunların hepsi olmaya koşullandırıldığımız insan yüzünden.
Ben, sırf üstünlük gösterme arzusu yüzünden birbirine horozlanarak iletişimden yoksun hale getirilmiş; kendisinden farklı olan her şeyi yargılama hakkını verecek kadar özgüveni yerlere inmiş; kadınlarının ego kavgalarına sokulduğu ve hatta kimi zaman öldürüldüğü, cinsiyet ayrımının ve ırkçılığın uluorta görüldüğü, okuma yazması olsa da okuma anlaması olmayan, istese de imkan bulamayan, hiç bir anında sabır gösteremeyen, kendisi dahil önce çevresine sonra da her şeye büyük bir nefretle yanaşan, sevgiyi maddileştiren, şeklini değiştiren, hasta, mutsuz, fikri pis insanların da olduğu bir ülkede, bir dünyada yaşıyorum.
Her sabah uyandığında, aldığı her nefesin farkında, bedeninden yaşam akan, tüm canlılara değer veren, bir şekilde hayatı onlarla paylaşabilen, yüzü gülen, özgür, mutlu, varlığının bilincinde, rengarenk, doğa ile bütünleşmiş, ruhunu keşfetmiş ve geliştirmiş, düşünceleri dingin, hayalleri gerçek insanların olduğu bir dünyada da yaşıyorum. Ve daha da fazla insanın mutluluğu yeniden benimsemesini diliyorum.
Tüm sorunlar, bireysel, toplumsal, evrensel her ne varsa, dengeli çözümler olmadığından meydana geliyor ve giderilemiyor. İnsanlığın aslında barışı tarif edememesi bütün mesele.. Oysa sevmek, mucize yaratmaktır, mutluluk ise özündedir insanın.
T.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




