21 Temmuz 2011 Perşembe

-Stop / Stop Motion-

Durumun hali aslında aynen belirttiğim gibi. Stop ve hatta stop motion bir tatil geçirdim kendi çapımda. Tatil derken hafta içi tatili ama buna da şükür diyelim.Yıllardır yer yer sayıklarım 'zaman dursun' diye, bu sefer belki de hayatımda ilk defa zamanın durduğuna şahit olmakla kalmadım derinimde bir yerlerde tüm valığımla yaşadım da.. Tembel hayvan misali yeşerdim, (yeşermekten kasıt bilmeyenler için; tembel hayvanlar o denli ağır hayvanlardır ki ,yazık onlara, her bir yerleri yosun falan tutar o manada yani rockçıyız yanlış anlaşılmasın. Serpil'e sevgiler) renk renk çiçekler açtım ve hatta isim bile taktım onlara.. Periler, nilüferlerin üzerinde dans edip şarkılar söyledi.. Suyun altından izledim, gözlerimi kapattım. Peri olduğumu düşündüm, periliği hissettim. Ruhum soyundu karşımda umarsız, gördüm, çıplaktı, utanmadı, gösterdi kendini, ben yaşarken, o bağımsızdı, gezindi çevremde, danslar etti, şarkılar söyledi. Hep mutluydu, hem keyifliydi.. Büyülü tozlar saçtı saçlarımdan aşağı, gençlik pınarında yıkadı bedenimi..

İşin gerçekliğine döndüğümüzde, yıllarca biriktirdiğim insanlarla vakit geçirdim, her saniyesi paha biçilmezdi. Boğaz manzarasında çaylarımızı yudumlarken içten içe köklerimi saldım toprağa. Tempolu hayata dönmüş olmanın şaşkınlığı ve uyuşukluğu içerisindeyim şu an, sanki uyanmak istemezcesine yanan gözlerimle, dağınık dikkatim refakat ederken dingin bedenim bir yana , aklım, fikrim, hislerim, öte yandan hüzünlü bir şarkıyla beraber başa sarıp duruyor. Hüzün melankoli sebebiyle değil ama.. Öylesine. Aklıma ilk gelen parça olduğundan belki de. Sadece duruyorum, duruyorum ve bakıyorum ve gülümsüyorum. İstanbul'un mucizelerine ve büyüsüne bırakıyorum Güneş'imi..

Hayatıma dair büyüttüğüm beklentilerimden her geçen gün arındığımı görüyorum, demek ki sağlamlaşıyorum. Bu memnuniyet verici bir gelişme şahsım adıma..Zira hayalkırılıkları da böylece azalıyor, eskiden yaşadığım kaotik kargaşalardan çok uzakta, fikri sabit, mutlu, kendi halinde birine dönüşüyor olmanın keyfini sürmekle yetinmeyip insanlara aşılamaya başlıyorum. İçimdeki sevgiden daha çok güvendiğim bir şey olmadığını biliyorum. Hayallerim var elbette, rengarenk karavanımla dolaşmak istiyorum. Sevdiğim insanları yanıma alıp dağlara çıkmayı, en azından bir müddet. İnek istiyorum, evet benekli olanlardan:) Çocuksu hayallerimi nesquickli sütle besleyip, renkli jelibonlarla şımartıp, özel fanusumda zamanının gelmesi için nadasa bırakıp gerçek hayata gözlerimi açıyorum..

Bazı ruhlar var, inanıyorum, eşleşmek için yaratılan hatta hiç konuşmadan, anlatmadan, tüm varlığını paylaşabilen.. Renkleri olan, büyüleyici olan, asi ve ürkek olan.. Hayatımdaki insanların ruhlarını, bana çağrıştırdıklarını, onlara dair hislerimi ve sevgimi de harmanlayıp renklendirmeye başladım son zamanlarda.. Turuncu, açık yeşil, koyu yeşil, yosun yeşili, uçuk mavi, yavruağzı, gri, nazar boncuğu laciverti vb anahtar kelimeler yarattım süzgecim için.. Daha bir güzelli oldu sanki :)

T.

'Göz göze geldiğinde, ruhuna kanca takılmıştı aslında çoktan. Onlar birbirini beğenmişlerdi sadece bizim tanıştırmamız gerekiyordu. 'Merhaba.'.'

17 Temmuz 2011 Pazar

-Dondurma-

Gitar hiromla aşkımız ciddiyet içerisinde devam etmekte. Resmen birbirimizin üzerine titriyoruz. Sımsıkı sarıyor beni boynumdan. Öyle ki komşular rahatsız olup halk oyunları ekibi gibi tepemde tepinmesinler diye kulaklıkla falan oynuyorum o denli. Başucumdaki 5 kitaptan sadece 1 tanesini yarılayabildim, çantamdakini de yarıladım ancak yol 15 dk olduğu için hızlı ilerleyememekteyim. Şirketteki kitabımda kaçıncı sayfada kaldığımı unutalı çok oldu. :) Olsun en azından okuyabiliyorum diyip kendi kendime seviniyorum işte. İlk haftasonu iznimde elimdekilerden 2 tanesini bitirip yeni sayfalara ayak basmayı ümit ediyorum.

Mahallenin çocuklarının dehşetengiz çığlıkları ve bağırmalarına bir müddettir maruz kalmadığımdan sanırım biraz daha sakinim. Ee ne de olsa 2 haftadır hafta sonu çalışmaktayım ve haftaya da çalışacağıma göre dış stres etkenlerinden bir nebze yalıtılmış olacağım.. Evi saran çamaşır kokusuna hasretim sanırım. Meğer insanoğlu ne kadar mekanik ve bağımlı bir canlıymış. Cumartesi pazar çamaşır kokmayınca çevrem, kendimi uzak hissediyorum. O sebeple dün deterjanların durduğu dolabın kapağını açtım. İçeriyi deterjan kokusu sardı. Kendi kendime bir gülümsedim : ^_^ ehi!

Herkesler Rock n Coke ta zıplarken (yemeksepeti hareketi dahilinde) ben de son ses müzik dinleyip işimi gücümü yapıyor, yer yer hayallere dalıyorum. Heyecanıma yenik düşüp hayallerimi çeşitlendiriyorum sonra daha da heyecanlanıp kendimi kaptırırken tam, vara vara bir beyfendinin tokat gibi sesiyle dünyaya iniyorum..

Benim tatilim bundan tam 4 saat sonra başlayacak. Kendimi kapatıp ruhumu besleyeceğim, çok güzel vakit geçireceğim. Heyecanlıyım, mutluyum, şahaneyim, kaybolmaya hazırım. hede hödö ehem..evet!

Özlediğim insanların yaz sebebiyle şehre ayak basmalarının verdiği keyif de ayrı elbette. İstanbul oysa ki her daim mükemmel, yazı ayrı, kışı ayrı. Gündüzü, gecesi, günün kendi içi bile bir ayrı. Pek çok şeyden keyif alabileceğin bir şehir. Gri ruhlardan uzakta, canlı renklere yaslayabiliyor insan sırtını.  Sevdiceklerimleeee, sonraaaa, pampişlerimlleeee vs. en kısa zamanda kavuşup özlem gidermeyi ümit eder şimdilik veda ederim.

Bu sırada, kendimi tüm gün uslu durur ve ,mecburiyetten değil de gerçekten içinden geldiği için, samimi olursa önce dondurmacıya sonra da sinemaya götürüleceğine söz verilmiş çocuklar gibi hissetmekteyim..

T.

8 Temmuz 2011 Cuma

- Phoenix-

Bir müddettir sineye çekilmiş kişisel gelişimim için kendime zaman ayırmaya karar vermiş tapınağıma kapanmıştım. Ardından içimdeki agorafobiyi aşmak suretiyle sokaklara dökülmüştüm. Vel hasıl el kelam yazmaya ne zamanım vardı ne de gönlüm diyelim.

Ayh biz insan hayvanı pek meraklıyız, herkesin bildiği gibi, derdi sıkıntıyı pantalon askısı gibi omuzlarımızda taşımaya.. eh çocukluktan süregelen bir karamsarlığa hakim olduğumdan yer yer parçalı bulutlu bir ruh haline bürünmekteyim, ben de sonunda,  kapandım içime uzunca bir süre. İyi de oldu hani. Yıllardır biriktirdiklerimi döküp önüme, ellerimle eledim.. İşe yarar, işe yaramaz diye ayırdım. İç çekmecemi düzenledim. Rahatladım. Hafifledim. Fazlalıklarımdan kurtuldum, şimdilik... Aynı anda birbirinden bağımsız kitaplar okuyup, konsantre şekilde tv izleyip, sonunda eve attığım guitar heromla mutlu mesut yaşamaya başladım.. Hafta sonları çantamı sırtıma takıp, içinde hangisine devam edeceğimi bilemediğim kitaplarım, yedek kıyafetim, fotoğraf makinem vs. yollara düşüp yürüyüp, müzik dinleyip, yürüyüp, sahilde kitap okuyup, yürüyüp, sağa sola bakıp, düşündüm. Kendimi koluma takıp gezdirdim. Sokak konserlerini izledim..
Güzeldi... İnsanlar, müzikler, izleyenler, hava, ışıklar.. Güzeldi işte, bahardan kalma günlerde vücuduma teğet geçen tramvaydan tut, birbirine sarılan insanlara, minicik kadınlarla kocaman adamlara kadar, kağıt bardaklarda şarap içen gençlerden, yazın ortasında bere takan kızılderililere kadar gördüğüm şeylerin keyfi son derece yerindeydi. Beslendim..

Sonra sadece durdum ve izledim ve gülümsedim. Böylelikle, aslında tamamen olmamakla beraber, yargılarımı bir nebze anladım, beni rahatsız eden şeyleri artık dile getiriyorum ve bunun yaparken yargılamıyorum ve yargılanmaktan da korkmuyorum.. İçime attıkça daha gergin bir insan olmuşum artık daha rahatım. 'Ayh!' dedim artık 'bırak gitsin yani!' İnsanlara kızma çünkü herkes aynı düşünmez, art niyetliler diye yargıladıkça sen de art niyetli oluyorsun görmüyor musun? İlişme çekil kendi dünyana, eğ başını, ne olduklarını biliyorsun madem kabullen devam et yoluna, böylece duyduğun sevgi parçalanmaz içinde, sen sevmeye devam ettikçe güzel her şey, dedim ve bir müddettir insanlara kızmıyorum. Aferin bana.

Gidenlere üzülme, gelmeyi seçen gitmeyi de seçebilir sonuç olarak. Demek ki görmüyor..Sağlıksızlığına takma bu kadar, neler neler var dünyada. Senin nasibine düşen de bu olmuş kabullen, yaşamayı öğren, Zaman zaman çok kötü günler yaşayacaksın, yanında olanlara minnet et. Üzülme. Geçmişte yaptığın hatalar zaten ders alman içindi. Tekrarlarsan kızma kendine, tarih tekerrür eder ne de olsa. Ve hatta hep benzer hataların birbirine. Ne kadar az zararla sıyrılıyorsan kendinden, fark et. Pişman olma..

Aşk ve sevginin bedeni yok, anne kolları olur, dost kolları olur, yabancı birinin kolları olur. Aşk ve sevgi güzeldir. Bütün olarak ele alıyorum, ayırmıyorum, beslenebildiğin kadar beslen, besleyebildiğin kadar besle.. Cimri olma, açgözlü olma, yaşadığının kıymetini, o an bil yeter..'Onsuz kalmaktan asla korkma zira herkes gitse de sen varsın' dedim.. Bence iyi ettim.

Daha sakin, açık sözlü, sorumluluk sahibi, farkında, ama az biraz deli, biraz çocukça, az biraz masum ve rengarenk bir hayat yaşıyorum. Pek de memnunum açıkcası, ne diye bir şeyleri kalıplara sokmaya obsesif bakıyoruz bilmiyorum. Her şey kendi şeklinde güzel zaten. Olduğu gibi yaşanabilir hatta, ama biz isteriz ki insanlar bizim gibi düşünsün, bizim gibi tepki versin, cesur olsun ama kaybetmekten korksun. Bu nasıl ikilem? İnsan hayvanı kendi gibi olsun, mutlu olduğu noktada yaşamaya devam etsin, mutsuz oluyorsa ya algısını değiştirsin ya da yerini :) Çözüm çok kolay. Kendimizi sıkıntıya sokmamıza gerek olmayacak kadar çeşitli aslında hayat.

 'Eğer dudaklarının şişmesine razıysan' 1 çuval tuzlu çekirdeği çitle sabaha kadar.. Uykundan ol, gözlerin şişsin, e haliyle bedenin de şişsin ama önemli değil gerçekten değdiyse ne âlâ. İyi ki yapmışsın.. Elbet doyamasan da tadını almış hafızana kazımış olacaksın. Müthiş bir anı yüzünü güldürecek ve sıkça hatırlayacağın saniyelerin olacak.

Peki tüm bunlara rağmen insan hayvanı doğal yaşantısında kendini mutluluğa karşı neden engelliyor?

Adı üstünde kendini engelliyor. Elindekiyle yetinmiyor, elindekini bir şekle sokmaya çalışıyor, toprağın üzerine su serpiyor, kil ekliyor ve yorulsa da yoğuruyor, yoğuruyor. Sonunda güzel bir obje elde etse de o an itibari ile aslında hayal ettiğine sahip olamadığı gerçeğini anlama sürecine giriyor ve ne yazık ki er ya da geç bu objenin kırılma olasılığı var ya da gelecekte artık onu eskisi kadar beğenmememiz olasılığı.. Kendi yarattığını bile beğenmiyorsa insan, ya kendini geliştireceksin ya da elindekini olduğu gibi beğenmeyi öğreneceksin yani yetinmeyi öğrenmek şart. Başka bir alternatif ise; at eskisini al yenisini.

'Biz'lik, 'Bütün'lik kavramına ihtiyacın yok.. Varsa da kendin için var. Geçmiş zaman zaman nice güzellikleri serer önüne.. Sabretmek ve çok istemek önemlidir bu noktada.. Sabretmenin mükafatını alacaksın nasıl olsa, ama şekle sokmaya tenezzül ettiğin anda tek nefesle üflemiş gibi olursun yıllarca biriktirdiğin tozu, havaya.. Gelecek zaten muazzam bir merak aynı zamanda muamma..

Oh pek âlâ..Daha nicelerine yaşamlara..

Me, myself, I

T.

29 Mayıs 2011 Pazar

-Toprak-

Ankaradayım, doğduğum büyüdüğüm ve bir hamlede, bir gecede toparlanıp arkamı döndüğüm yurdumda.. Ne kadar standart her şey diye gezerken sokaklarda tüm bu düşüncelerime rağmen buranın kokusunu ne denli sevdiğimi hatırladım. Sevdiğim insanların bir kısmıyla görüşme şansım oldu, geçmişi düşündüm uzun uzun, ne denli kalıbına sığamayan bir serbest olduğumu. Sokaklara aitliğimi ve deli divane aşık olduğumu anımsadım..

Anneme sarıldım ve anneanneme, anne kokusunu hapsedebilmenin bir yolu olmalı diye düşündüm. İnsanın canının gözlerinin önünde yaşlandığını ve sağlığını kaybedişine tanık olmak bir yana, bu süreci hızlandıran en önemli unsurun üzüntü olduğunu farkedip kendini suçlamanın dibine kadar indim. Zor bir çocuktum, zor bir kadın oldum. Zorluk konusunda hayatımda bir gelişim sergileyebildim mi bilemiyorum.. Ama uzun sürmedi, üzüntüm, kabullendim ya da geçiştirdim emin değilim. Annemin kollarında, onun kokusuyla ölebilirim, bir kere daha inandım.

Anılardan açıldı konu 3 jenerasyon aile kadın meclisinde, gülüşmeler oldu ve konuşmalar. Yılanlarla konuşan derya gibi büyük babamı yad ederlerken anladım ve onlar da farkettiler ki Kadir'in genini taşıyan tek serseri benmişim ailede. Kadir gecesi doğan ve Kadir gecesi ölen bu güzel adamı bir kere dahi görememiş olmak içimi ne denli burktu ne büyük haksızlıkmış dedim içimden ve üzüldüm inceden. Zira severek yaşadığı hayat meğer benim yanıp tutuştuğum hayalimmiş. Ve anladım ki eğer tanışabilseymişiz mükemmel bir ikili olurmuşuz.

Bir gün o hayatı yaşayabilecek miyim, merak ediyorum. Ait olamamanın acı gerçekliği beni her geçen gün binalardan, teknolojiden, kötü niyetli, yok etmeci, rekabetçi insanlardan uzak kılmak istiyor. Bu denli gri betonların içerisinde, bir dirhem yeşillikten ve doğadan yoksun milyarlarca insanın halen nasıl yaşayabildiklerine inanamıyorum. Sevginin aşkın kıymetini bilemeyen, olması gerekenlere kör kütük tutulmuş, baskıcı, uyarlamacı insanlardan o denli bunaldım ki, bir inek bir panda kendimi dağlara bayırlara vurmak istiyorum ve bu arzum ne kadar şiddetlenirse, gerçekleştirememekten duyduğum hiddet gözlerimi dolduruyor. Kırıp döküp, yok etmek istiyorum. Şehirleşiyorum.

Doğaya ait olabilirim, bir şeylere ait olmak isterim muhtemelen. Yalnızlığın tadını çıkara çıkara yaşasam da, insanın kendini güvende ve sevgide hissetme arzusu yer yer sıkboğaz ediyor fikirlerini.. Duygusuzlaştırıyor. Artık acılar bile o kadar geçici ki, dibe vurmaya zaman yok ne saçma. Neden 2-3 gün sürüyor diye sormadan kendimi alamıyorum. Peki ya mutluluk, o neden hiç sürmüyor, neden sadece az biraz huzur koklamalarıyla yetiniyoruz..

Evlenelim dedik, bir gün evlenelim seninle, bunu gerçekten başarabiliriz, daha önce de demiştik. Bu sefer 2 oldu, ama doğaya gidelim, ama karavanımız olsun, ama kaçalım bu şehirlerden, ancak o zaman gerçek anlamda özgür olabiliriz dedik. Şimdi yılları sayma vakti..

Bu sefer sayıklamadım seni İstanbul, sende yaşayamadığım hayatı da.. Denizini özledim, vapurlarını, çimlerini, kahveni ve martılarını. İnsanlarını özlemedim bu sefer İstanbul senin. Ve hatırladım sabah uyanıp güler yüzle karşılaştığın herkese selam vermenin ekşi kokusunu. Toprağımın kokusu sinmişti sanki çok sevgili anılarıma, her bir sarılana, her bir dokunana öylesine işlemiş ki, hepsini tek tek kokladım. Tek tek öptüm, içime çektim, bir müddet saklayacağım. Çok insan öptüm burada ne de güzeldi..

Geri döneceğim için belki de uzun süredir ilk defa sıkkın canım. İçim çekiliyor sanki, bu sefer beni fena çarptın Ankara. Yıllardır hiç bu denli sarılmak istememiştim sana. Ama hatırlattın da geçmişimi ve kaybetmemem gerekenleri..

T.

21 Mayıs 2011 Cumartesi

-Güneş'im gitti..-


   Böyledir işte, bir bakarsın ellerin sıcacık bir bakarsın buz tutmuş. Genelde alev alev yanan vücudumun şu sıralar buz kesmesinin sebebi ne ola ki.. Uyku tutmuyor, zevk vermiyor yaptıklarım,  iştahımı yitirdim ve hatta sesim de pek nahoş geliyor kulağıma. Bahardan mıdır bilinmez bir dengesiz ki hava, o gel git yaptıkça sanki ben de kendi içimde bir dibe batıyorum, bir üste çıkıyorum. O dalgalanma içinde tabi ki insanları ve olayları kaçırıyorum.. İnsanoğlu işte kıymet bilmez bilirsiniz, bir şeyin değeri olması için ya tutuşacak kaybetmek korkusuyla ya da kendinden az biraz vazgeçmeye gönüllü olacak ki zıtlıkları uzak tutabilsin.. Çok üzgünüm, ana rahminin kıymetini bildim mi hatırlayamıyorum, ancak 12 gün rötarlı doğmuş olmam belki de doğmamaya duyduğum hevesin bir göstergesiydi..

 Huysuz, uyumsuz, uzlaşılmaz biri olarak derim ki, her ne kadar bu lakaplar beni üzse de elbette ki gerçeklik payları var lakin bu durum herkes için geçerli değil midir aslında? Herkes istemez mi kendi dilediği olsun, herkes kendiyle alakalı olmayan konularda yorum yapmaz mı? Eh görülen o ki içimdeki çocuğun biraz fazla şımarık olması sebebiyle, bende bu hareketler büyük büyük, fikrimin öyle olması gerekmiyor, hareketlerim büyük :) Biraz teatral olmakla beraber aslında belki de bir nevi inkar ediş içerisindeyim.. İstemiyorum ki ben bu düzende, bu dünyada be şekilde, bu şehirde, yaşamayı. Kendimce eğlenceli kılmaya çalışıyorum olayları ve içimdeki çocuğumun Güneş'in kontrolüne bırakıyorum pek çok şeyi. Çünkü kalmak, olduğun yerde devam etmek hep zor benim için. Her zaman bir gitme arzusu içinde buluyorum kendimi, olduğum yerden uzağa, gergin bir ortamdaysam anında orayı terketmek istiyorum mesela. Çocukken de ne zaman sinirlensem anneme, çantamı hazırlar 'ben gidiyorum' dermişim. İyi ki zaptetmiş çünkü içten içe biliyorum giderdim.. Hep gitmek istedim. Bir yere ait olamamak bu olsa gerek, bir yere ait olamayınca kimseye ve hiçbir şeye de ait olamıyorsun. Kendince bir dengesizlik içinde yaşıyorsun işte, kendim gibi insanların olduğu bir yere bile ait olabilir miyim bilmiyorum, isterdim elbette. Canım anneme bile ait olamamanın hüznü içerisindeyim şu an..

Belki de gerçekten bırakmam lazım içimdeki direnci, susup izleyip, kabullensem daha az acı verici olur muydu geceler? Ya da gitsem tekrar, nereye olduğunun önemi olmadan, cesaret edebilir miyim bir kez daha ardımda bir şehir bırakmaya? Şu an edemem ama yakın zamanda edebilirim, anlamını kaybedenler çoğunluk olduğunda yüksek ihtimal.. Ama görüyorum ki şu anki karamsarlığımın sebebi her ne kadar günler ve geceler süren uykusuzluk olsa da Güneş'imin gidişi. O kadar alışkın değilim ki onsuzluğa, içimden fırlamasına, kendi kendine sağa sola sataşmasına, bazen iç sesim olmasına. Olduğum yeri yaşanabilir kılıyormuş, görüyorum,  günlerdir derin bir sessizlik içerisindeyim..

Adaptasyon sorunu olan biri olarak bunu da tez zamanda aşıp alışacağımdan şüphem yok. Sadece Güneş'siz tadı yok gülümsemenin bile.. Seni seviyorum Güneş, senin varoluşunu seviyorum, senin masumiyetini ve inatçılığını seviyorum. Başını göğsüme koyup ağlamalarını seviyorum, oyuncaklarını sağa sola atıp yüzüme gülmeni seviyorum. İstediğin şey konusundaki ısrarcılığını seviyorum. İçime sokulup uyumanı seviyorum, uykunda elimi tutmanı seviyorum. Minnacık ellerinle yüzümü sevmeni seviyorum. Sana dair varlığına dair her şeyi kayıtsız ve şartsız seviyorum..

Çok ağlamakmış yokluğun, Güneş...

T.

13 Mayıs 2011 Cuma

- Öfke -

Çok çok çok kızdım, sinirden ellerim mi titremedi, kalbim mi sıkışmadı, gözlerim mi dolmadı. Sonra düşündüm anlamaya çalıştım neden! Her insan sorar ya elbet kendine neden, hiç kimseye borçlu kalmadım ki ben maddi manevi, neden ben.. Bedelini elbet ödediğim hatalarım oldu ve hatta başıma geleceklere dair fikrim olmamasına rağmen su testisi hikayesi misali, öncesinde bedel ödeyip sonra durumla karşılaştığım çok oldu. Durduk yere hastanelik oldum, damarım patlatıldı, dudaklarım uçukladı ve ardından aldığım can sıkıcı haberler. Normal insanlarda bu durum tersten işler elbet ama bir Benjamin Button tribi yaşamaktayım diyip geçiyorum..


Gelelim asıl konumuza ve yardımcı oyuncumuza... Ben Karma ya inanırım. Gerek aldığım eğitim sebebiyle gerek self motivasyonum sebebiyle biliyorum ki atalar da boşuna dememişler 'Et me! Bul ma! dünyası' diye! Pekala sorarım sana ey münafık, sanır mısın ki sağdan soldan aldığın 3 kuruşluk akılla attığın adımların bedelini en ağır şekilde ödemeyeceksin? Sanır mısın ki bir gece uyutmadığın insanın sade enerjisi seni uykundan etmeyecek günler ve gecelerce; bilmez, anlamaz mısın ki sarfettiğin her kelamın bedelini 3 kuruşluk akıl aldıkların değil dillendiren olarak sen ödeyeceksin. Ve er ya da geç pişmanlıkla taşınacak, özür dileyeceksin. Kaç kere affedilmeyi hakeder bir insan sordun mu hiç kendine. Kotanı doldurmuş olmaktan korkmaz mısın?


Küfür et, kız, bağır çağır ama haksızlık etme, kıskan, içerle gerekirse hırslan ama terbiyesizlik etme. Bu iki karaktersizliği sergilediğin sürece ne benim eleğimden geçer tanelerin ne de tutunabilirsin pozitivist dünyada. Sıradan bir mahlukat olarak yaşar, aptallığına yanar, kim bilir belki bir gün anlarsın değersizliğini..


Ademoğlu aptaldır, bu aptallığın sebebi niyettir. Niyetini iyiye kullananların ruhu emilir, niyetini kötüye kullananların günleri silinir elbet bir şekilde evren yürümen gereken yolu sana empoze eder, ister istemez o yola girersin seçim hakkın yoktur.


Sanma ki eşsizsin.. Adabınla yaşa, insan gibi silin yer yüzünden. Ağaçları sev, hayvanları sev, gökyüzünü sev, güneşi sev, kendini sev.. Kendini sevemedikçe her daim acı saçacaksın etrafına. Kurbanların bir şekilde sıyrılacaklar yörüngenden, kendinle ve zehrinle kalacak, yok olacaksın; değersiz. Layığıyla ver aldığın nefesi, edebinle yaşa..


T.

6 Mayıs 2011 Cuma

Ah Mine'l Aşk, canım blogum

Çok özledim, yokluğunda kağıdı kalemi elime almaya üşendim o denli alışmış ki parmaklarım akarak yazmaya tutamadım alternatifleri, bekledim öylece, düşündüm elbet pekti fikirlerim, büyüyorum karşı koyamadığım bir hızla, gerçi reddetmek yeterli şahsıma, rengarenk çiçekler takip narin vücuduma vurunca kendimi yollara her daim beraber olduğumu bildiğimden içimdeki çocukla, sorunsuz geçiriyorum zamanımı, hep güzel yaşıyorum...

Bu haşmetli dünyanın an be an niyeti bozuklarla dolduğunu, çakalların meydanda cirit attığını, ademoğlunun çıkarları uğruna göze alabileceği eylemleri izledim, dinledim. Vay be dedim. Herkesler ne kadar da ciddi ve anlamlı konuşuyor. Anlamsızlığıma güldüm, kendime gülmüş olmama kahkaha attım, keyfim pek yerinde kimse dokunmasın, dinimiz amin:)

Baharla beraber aşk sarmış ortalığı, çiçekler, hayvanlar, insan hayvanı doğal ortamında açılıp saçılmış. Gülücükler dökülmüş ağaçlardan minicik, yer yer güneş vurunca simalara, derinliklerine şahit olabiliyor insan, negzel.

Havalar hala karanlık, hala yağmurlu, kafatasımın içinde bir yanma, direniyorum :) Bedenimde yeni bir motif, yüzümde gülücük çizgileri, ciciler, patiler, yürüyorum.


Ey bahar! Sürükle beni rüzgarlarınla, şehirler dolusu sevgi ve renk taşıyayım sırtımda.. Gezgin olasım var, çadırım, sandaletlerim, sırt çantam, rengarenk şortum ve bastonumla çıplak ayak koşasım var..

'ah mine'l-aşk ve hâlâtihî
ahraka kalbî bi harârâtihî'

4 Mart 2011 Cuma

Raund 1: SüperEgo - Özgürlüğe karşı

Ademoğlu her yerde aynı. Dünya bir düzen oturtmuş artık. Güçlüler illa akıllı olanlar değil elbette, fırsatları zamanında değerlendirenler yahut değerlendirenlerin yanında vakitlice yerlerini edinenler.. Ama bir şekilde şanslı olanlar, oyunu kurallarından da üstünde bir çakallıkla oynayanlar ve hatta kendi yolunu bulanlar, o insanların arkasındaki gölgeler olmuş. Kendi varlığından öte olduğu imajı koruyabilmek adına onurundan vazgeçemeyecek kaç insan vardır ki yer yüzünde. Maskesini indirmemek uğruna başkalarını lekeleyen,  büyük adamların himayesindeki sözüm ona piyonların ipleri ellerinde tuttukları bir çağda yaşamaktayız. Acı gerçek ise hepimiz için bir oysa: bir piyon gider diğeri gelir, her piyonun gizli görevi feda edilmektir.

Dürüstlüğün aptallık olduğu günümüzde insaniyeti muhafaza etmenin manasını sorgularken ademoğlu, sığınak da bulamadığından septik ruhuna, yalnızlaşır, agresifleşir. Vel hasıl el kelam her halükarda bir şekilde düzenin içinde kendi doğrularını kendi stiliyle yaratır ve yaşamaya devam eder..Mecburdur.  Büyük şehirlerde hayat dolu dizgin aksa da yaşamın adım adım öldüğü gerçeği içini burkar, yaşam artık doğanın kalbinde varlığını sürdürmektedir. Zira teknoloji ve millenium insanlarının hala tam olarak yok etmeyi başaramadığı ya da her girişiminde bir şekilde toprak ananın direnci nedeniyle bedelini ödediği tek büyük güç hala doğanın kendisidir..
 Buna karşılık lüks içinde yaşamaya alışmış olan insan hayvanı doğal ortamından kopmaya cesaret edemediğinden, psikolojik savaşa devam etmek mecburiyetindedir. Az biraz yozlaşmalıdır, dişlerini tırnaklarını bileğlemelidir, gözlerine sözlerine nefreti yerleştirmelidir ki zayıflığı ötekiler tarafından anlaşılmasın, saldırıya uğramasın. Bir yandan kendini geliştirme, ruhunu genişletme isteği duyarken diğer yandan demir parmaklıklardan daha yumuşak ancak aşılması imkansız bir zindana hapsolmaktadır. Kurallara, toplumun değerlerine uyma zorunluluğu kendi gerçekleriyle çeliştiğinde ve bu diğerleri tarafından fark edildiğinde fısıltılar boy göstermeye başlar. Bu durum insanı huzursuzlaştırır. Kimse bir diğeri ile hemfikir olma zorunluluğunda değildir. Farklılıklar bütünün en değerli parçasıdır. Mutlak anlayış var olana duyulan sevgi ve yargısızlıktan geçer. Herkesin istediğini istediği şekilde yapma hakkı vardır. Yargılanma korkusu da diğer tüm korku tipleri gibi insana empoze edilmiş bir değerdir ve kişinin kendinden vazgeçmesi zorunluluğudur. Kişi kendinden vazgeçtiğinde robotlaşır, mekanikleşir; şahsiyetini, bireyselliğini kaybetmeye başlar. Zamanın bir yerinde kurallara boyun eğdirilmiş insan patlar, kontrollü yaşamaktan usanmaya başlar ve kendini yeniden şekillendirme arayışına girer. Kontrolsüzlük, kural tanımazlık, düşünmeden hareket etmeyi beraberinde getirir. Bu kontrolsüz adımlar kişiye zarar verir görünse de stabil sıkıntıdan uzaklaşmasını, yaşamı boyunca sadece kendinden sorumlu olduğunun, kimseye hesap vermek zorunda olmadığının bilincine erişmesini sağlar.

Tutsaklıktan sıyrılmasını sağlar, kişi özgürleşir. Cesurlaşır, korkusuzlaşır. Başını yastığa huzur ve özgüven içinde koymanın hazzının yaşar yeniden. Böyle durumlarda daha güçlü hissetmez mi ki insan kendini. Tüm dünyaya karşı koyarmışcasına yorulsa da, başardım, kendim olarak başardım, kendim için başardım, doğru olan için savaştım, demek paha biçilemez..

T.

There's only one success, to be able to spend your life with your own way!

10 Ocak 2011 Pazartesi

- Önce Yorucu, Yorgunluğu Üzücü-

İnsanoğlu; yani 'ben kişisi', her zaman nesne veya olgu ya da duyguyu, varlığının anlamında 'haklı' olarak, dünyayı kendi çerçevesinden görür, algılar, yaşar, tadar ve aslında bunu istediğini zanneder ki içinde bulunduğunu istemesi söz konusu değildir. Varoluşu sebebiyle hep dahil olamadığını arzulaması bundandır.. Öyle ki olduğunun, istediği olmaması hali genellikle ağır bir kriz vakasıdır, ardından aydınlanmayı getiren.


Sübjektif bakış açısı ya da öznellik işte tam anlamıyla insanı bu sebeple tasvir eder. Bu durum olağandışı olmamakla beraber kişiyi, kendisi dışındaki tüm yaşamından ayırt etmesini ve ayrı düşmesine sebep olan yegâne unsurdur.

Bu duruma karşı gelişmiş düşünce empatiktir. Kişinin eşsiz olmakla beraber, yer yüzünde ve yaşamda tek olmadığının öğreti yeteneğine sahiplik eder. Empati, her halükarda kendini haklı görmeyi engellemez ancak hakkın bir kısmının, tıpkı haksızlık yüzdesi gibi, karşıdaki kişinin de payı olduğunu farketmeyi sağlar.

Böylelikle aslında kesişen iki doğrunun '0' noktası halini alır. '0' noktası insanın bilinç merkezidir ve ilişkiler belirli kesişim noktalarının çokluğunun verdiği mutlulukla beslenir. Eğer yaşanan herhangi ilişkide, kesişim noktaları kıt ise ilişki ömürlü olmaz, kendi sonsuzluğunda yok olur.
Ancak tekil kişi, öncelikle kendisine duyduğu bağlılıktan ve/ancak karşısındakinin kendini hissettirdiği kişiye duyduğu anti/sempatiden mütevellit de ileri fikirli davranamaz ve hikayesini yönetemez. Yük her ne kadar hasmın üstünde kalırsa, kendini affetme ve 'ben' olma sürecinin o denli hafif sancılı geçeceğini istemsiz hesaplar.
Böylelikle, 'haklı' olarak aldığı nefesi 'haklı' olarak vermenin zorunluluğunu da başarıyla sırtlanıp, üstesinden gelmiş olur. Ve yarı zamanlı üstlendiği yükün hafifliği altında ezileceği gün için enerji depolamaya başlar. Tüm bu süreçte önce yorulur. Bu yorgunluğu seçtiği ve cesaretle direnmediği için üzülse de, bir müddet evreni suçlar 'üzülmüş olma'sından kaynaklı. Ardından evrenin şahsı olduğunu idrak edip, payına düşen gerçek suçluluğu kabullenir ve son noktada kendini affetmek için yaşamı affetmek zorunda kalır. Aydınlanma yaşar.

Bu sebeple hayat : 'Önce yorucu, yorgunluğu üzücü'dür.

T.

'With this hand I will lift all your sorrows. Your cup will never be empty, I will be your wine. With this candle, I will light your way into darkness. With this ring, I ask you to be mine.'

26 Aralık 2010 Pazar

Yılbaşı Pazarbaşı

Öyle işte.. Geçti zaman. Nasıl geçtiğini bilmeden, nereye gittiğini bilmeden.

Bilinmezliğin koluna girmiş ısınmaya çalışırken buldum kendimi.

5 gün sonra yeni yıla girme heyecanı içinde olacak olmamıza rağmen hava bir yağmurlu bir güneşli kendi içindeki diyalektikte sağa sola sarhoş misali sallanarak, yer yer tırmanarak yer yer alçalarak seyir etmekte. 2011 senesi için hiçbir beklentim olmamasına rağmen inanılmaz güzel geçeceğine dair hissiyatımın doruğundayım. Bu durum aslında yeni bir yıla girecek olmanın heyecanının aksine eskisinin bitecek olmasının verdiği rahatlıktan kaynaklanmakta. Her ne kadar 2010 senesi benim ve belki de pek çoğumuz için zorlayıcı ve parçalı bulutlu geçmiş olsa da güneşin her daim yanımda ve tenimde olmasından dolayı güvendeyim, huzurluyum. Eskimiş puslanmış kenarı köşesi sararmış pek sevgili 2010'un son pazarını Hedonism eşliğinde tamamlamak da ayrıca keyifli elbette.Önümüzdeki 365 günlük süreç için planlarım: sağlığıma yeniden kavuşmak, çekingen ve kırılgan ruhumdan ve görüntümden arınmak, birikim yapmak, daha acımasız ya da dürüst olmak, korkularımı asgariye indirgemek, aileme daha çok zaman ayırmak, kendimi sürekli bir yerlere yetişmek zorunda hissettirmemek (dolaylı olarak adaptasyon sorunumla başa çıkmak), 27 yaşımı en güzel şekilde yaşamak, daha çok sevmeye hevesli olmadan yeterince sevmek, daha çok gözlemlemek, daha çok araştırmak haliyle okumak, yabancı dillerimi geliştirmek, arzuladığım dekorasyona yaklaşmak, daha çok gezip görmek şeklinde. Pek çoğunu önümüzdeki birkaç hafta içerisinde gerçekleştirmeye başlayacağımdan şüphem yok. Bu güzel anları ve anıları benimle paylaşacak insanların varlıklarını, önümüzdeki sene içerisinde de layığıyla, sürdürmelerini temenni ediyorum..

Doğru anlaşılmak için yıllardır verdiğim savaşın anlamsızlığının idrakında olmak bu son aydınlanmanın bir parçası olacak sanırım. Anlayış tamamen öznel (subjektif) olduğundan idrak ile algı arasında bir noktada sıkışıp kalacağından ve aslında uğrunda ne kadar çabalarsan gösterilen yola bir türlü burun sokamayacağından insanoğlu her daim yanlışlığa yönelmeyi beraberinde getirecek. Doğru anlayış diye bir kavramın olmadığını biraz üzülerek (yıllardır doğru anlaşılmaya gayret eden biri olarak çabalarımın boşa gitmesine hafif içerleyerek) biraz rahatlayarak (Ee bundan sonra çok da kasmanın bir anlamı yok, ayrıca harcadığım yıllardan fazlası var önümde diye düşünerek,  herkesin kendi algısı ve idrak noktası olduğuna göre ve bakış açısı şahsa münhasır olduğuna göre dış müdahaleye maruz kalmayan bir olgunun varlığını kabul ederek telkinlerime başlıyorum) benimsiyorum. Gizem iyidir, sessizlik iyidir, kendini anlatmaya çabalamamak iyidir; zira yorucu değildir, yeni olan her şey iyidir.. İyilerle dolu bir senenin eşiğinde olmak ne âlâ diyerek kendimi ve insanlığımı selamlıyor ve yeni güne uzun uzun uyuyarak hazırlanmaya bırakıyorum.

Gökkuşağına selam ola, Güneşle sırt sırta vere hep ışıya hep ısıta..

I feel nothing but joy and pride and happiness
Nothing but cheerfull face with kindness
I feel nothing but oceans of love and forgiveness

T.