29 Mayıs 2011 Pazar

-Toprak-

Ankaradayım, doğduğum büyüdüğüm ve bir hamlede, bir gecede toparlanıp arkamı döndüğüm yurdumda.. Ne kadar standart her şey diye gezerken sokaklarda tüm bu düşüncelerime rağmen buranın kokusunu ne denli sevdiğimi hatırladım. Sevdiğim insanların bir kısmıyla görüşme şansım oldu, geçmişi düşündüm uzun uzun, ne denli kalıbına sığamayan bir serbest olduğumu. Sokaklara aitliğimi ve deli divane aşık olduğumu anımsadım..

Anneme sarıldım ve anneanneme, anne kokusunu hapsedebilmenin bir yolu olmalı diye düşündüm. İnsanın canının gözlerinin önünde yaşlandığını ve sağlığını kaybedişine tanık olmak bir yana, bu süreci hızlandıran en önemli unsurun üzüntü olduğunu farkedip kendini suçlamanın dibine kadar indim. Zor bir çocuktum, zor bir kadın oldum. Zorluk konusunda hayatımda bir gelişim sergileyebildim mi bilemiyorum.. Ama uzun sürmedi, üzüntüm, kabullendim ya da geçiştirdim emin değilim. Annemin kollarında, onun kokusuyla ölebilirim, bir kere daha inandım.

Anılardan açıldı konu 3 jenerasyon aile kadın meclisinde, gülüşmeler oldu ve konuşmalar. Yılanlarla konuşan derya gibi büyük babamı yad ederlerken anladım ve onlar da farkettiler ki Kadir'in genini taşıyan tek serseri benmişim ailede. Kadir gecesi doğan ve Kadir gecesi ölen bu güzel adamı bir kere dahi görememiş olmak içimi ne denli burktu ne büyük haksızlıkmış dedim içimden ve üzüldüm inceden. Zira severek yaşadığı hayat meğer benim yanıp tutuştuğum hayalimmiş. Ve anladım ki eğer tanışabilseymişiz mükemmel bir ikili olurmuşuz.

Bir gün o hayatı yaşayabilecek miyim, merak ediyorum. Ait olamamanın acı gerçekliği beni her geçen gün binalardan, teknolojiden, kötü niyetli, yok etmeci, rekabetçi insanlardan uzak kılmak istiyor. Bu denli gri betonların içerisinde, bir dirhem yeşillikten ve doğadan yoksun milyarlarca insanın halen nasıl yaşayabildiklerine inanamıyorum. Sevginin aşkın kıymetini bilemeyen, olması gerekenlere kör kütük tutulmuş, baskıcı, uyarlamacı insanlardan o denli bunaldım ki, bir inek bir panda kendimi dağlara bayırlara vurmak istiyorum ve bu arzum ne kadar şiddetlenirse, gerçekleştirememekten duyduğum hiddet gözlerimi dolduruyor. Kırıp döküp, yok etmek istiyorum. Şehirleşiyorum.

Doğaya ait olabilirim, bir şeylere ait olmak isterim muhtemelen. Yalnızlığın tadını çıkara çıkara yaşasam da, insanın kendini güvende ve sevgide hissetme arzusu yer yer sıkboğaz ediyor fikirlerini.. Duygusuzlaştırıyor. Artık acılar bile o kadar geçici ki, dibe vurmaya zaman yok ne saçma. Neden 2-3 gün sürüyor diye sormadan kendimi alamıyorum. Peki ya mutluluk, o neden hiç sürmüyor, neden sadece az biraz huzur koklamalarıyla yetiniyoruz..

Evlenelim dedik, bir gün evlenelim seninle, bunu gerçekten başarabiliriz, daha önce de demiştik. Bu sefer 2 oldu, ama doğaya gidelim, ama karavanımız olsun, ama kaçalım bu şehirlerden, ancak o zaman gerçek anlamda özgür olabiliriz dedik. Şimdi yılları sayma vakti..

Bu sefer sayıklamadım seni İstanbul, sende yaşayamadığım hayatı da.. Denizini özledim, vapurlarını, çimlerini, kahveni ve martılarını. İnsanlarını özlemedim bu sefer İstanbul senin. Ve hatırladım sabah uyanıp güler yüzle karşılaştığın herkese selam vermenin ekşi kokusunu. Toprağımın kokusu sinmişti sanki çok sevgili anılarıma, her bir sarılana, her bir dokunana öylesine işlemiş ki, hepsini tek tek kokladım. Tek tek öptüm, içime çektim, bir müddet saklayacağım. Çok insan öptüm burada ne de güzeldi..

Geri döneceğim için belki de uzun süredir ilk defa sıkkın canım. İçim çekiliyor sanki, bu sefer beni fena çarptın Ankara. Yıllardır hiç bu denli sarılmak istememiştim sana. Ama hatırlattın da geçmişimi ve kaybetmemem gerekenleri..

T.

21 Mayıs 2011 Cumartesi

-Güneş'im gitti..-


   Böyledir işte, bir bakarsın ellerin sıcacık bir bakarsın buz tutmuş. Genelde alev alev yanan vücudumun şu sıralar buz kesmesinin sebebi ne ola ki.. Uyku tutmuyor, zevk vermiyor yaptıklarım,  iştahımı yitirdim ve hatta sesim de pek nahoş geliyor kulağıma. Bahardan mıdır bilinmez bir dengesiz ki hava, o gel git yaptıkça sanki ben de kendi içimde bir dibe batıyorum, bir üste çıkıyorum. O dalgalanma içinde tabi ki insanları ve olayları kaçırıyorum.. İnsanoğlu işte kıymet bilmez bilirsiniz, bir şeyin değeri olması için ya tutuşacak kaybetmek korkusuyla ya da kendinden az biraz vazgeçmeye gönüllü olacak ki zıtlıkları uzak tutabilsin.. Çok üzgünüm, ana rahminin kıymetini bildim mi hatırlayamıyorum, ancak 12 gün rötarlı doğmuş olmam belki de doğmamaya duyduğum hevesin bir göstergesiydi..

 Huysuz, uyumsuz, uzlaşılmaz biri olarak derim ki, her ne kadar bu lakaplar beni üzse de elbette ki gerçeklik payları var lakin bu durum herkes için geçerli değil midir aslında? Herkes istemez mi kendi dilediği olsun, herkes kendiyle alakalı olmayan konularda yorum yapmaz mı? Eh görülen o ki içimdeki çocuğun biraz fazla şımarık olması sebebiyle, bende bu hareketler büyük büyük, fikrimin öyle olması gerekmiyor, hareketlerim büyük :) Biraz teatral olmakla beraber aslında belki de bir nevi inkar ediş içerisindeyim.. İstemiyorum ki ben bu düzende, bu dünyada be şekilde, bu şehirde, yaşamayı. Kendimce eğlenceli kılmaya çalışıyorum olayları ve içimdeki çocuğumun Güneş'in kontrolüne bırakıyorum pek çok şeyi. Çünkü kalmak, olduğun yerde devam etmek hep zor benim için. Her zaman bir gitme arzusu içinde buluyorum kendimi, olduğum yerden uzağa, gergin bir ortamdaysam anında orayı terketmek istiyorum mesela. Çocukken de ne zaman sinirlensem anneme, çantamı hazırlar 'ben gidiyorum' dermişim. İyi ki zaptetmiş çünkü içten içe biliyorum giderdim.. Hep gitmek istedim. Bir yere ait olamamak bu olsa gerek, bir yere ait olamayınca kimseye ve hiçbir şeye de ait olamıyorsun. Kendince bir dengesizlik içinde yaşıyorsun işte, kendim gibi insanların olduğu bir yere bile ait olabilir miyim bilmiyorum, isterdim elbette. Canım anneme bile ait olamamanın hüznü içerisindeyim şu an..

Belki de gerçekten bırakmam lazım içimdeki direnci, susup izleyip, kabullensem daha az acı verici olur muydu geceler? Ya da gitsem tekrar, nereye olduğunun önemi olmadan, cesaret edebilir miyim bir kez daha ardımda bir şehir bırakmaya? Şu an edemem ama yakın zamanda edebilirim, anlamını kaybedenler çoğunluk olduğunda yüksek ihtimal.. Ama görüyorum ki şu anki karamsarlığımın sebebi her ne kadar günler ve geceler süren uykusuzluk olsa da Güneş'imin gidişi. O kadar alışkın değilim ki onsuzluğa, içimden fırlamasına, kendi kendine sağa sola sataşmasına, bazen iç sesim olmasına. Olduğum yeri yaşanabilir kılıyormuş, görüyorum,  günlerdir derin bir sessizlik içerisindeyim..

Adaptasyon sorunu olan biri olarak bunu da tez zamanda aşıp alışacağımdan şüphem yok. Sadece Güneş'siz tadı yok gülümsemenin bile.. Seni seviyorum Güneş, senin varoluşunu seviyorum, senin masumiyetini ve inatçılığını seviyorum. Başını göğsüme koyup ağlamalarını seviyorum, oyuncaklarını sağa sola atıp yüzüme gülmeni seviyorum. İstediğin şey konusundaki ısrarcılığını seviyorum. İçime sokulup uyumanı seviyorum, uykunda elimi tutmanı seviyorum. Minnacık ellerinle yüzümü sevmeni seviyorum. Sana dair varlığına dair her şeyi kayıtsız ve şartsız seviyorum..

Çok ağlamakmış yokluğun, Güneş...

T.

13 Mayıs 2011 Cuma

- Öfke -

Çok çok çok kızdım, sinirden ellerim mi titremedi, kalbim mi sıkışmadı, gözlerim mi dolmadı. Sonra düşündüm anlamaya çalıştım neden! Her insan sorar ya elbet kendine neden, hiç kimseye borçlu kalmadım ki ben maddi manevi, neden ben.. Bedelini elbet ödediğim hatalarım oldu ve hatta başıma geleceklere dair fikrim olmamasına rağmen su testisi hikayesi misali, öncesinde bedel ödeyip sonra durumla karşılaştığım çok oldu. Durduk yere hastanelik oldum, damarım patlatıldı, dudaklarım uçukladı ve ardından aldığım can sıkıcı haberler. Normal insanlarda bu durum tersten işler elbet ama bir Benjamin Button tribi yaşamaktayım diyip geçiyorum..


Gelelim asıl konumuza ve yardımcı oyuncumuza... Ben Karma ya inanırım. Gerek aldığım eğitim sebebiyle gerek self motivasyonum sebebiyle biliyorum ki atalar da boşuna dememişler 'Et me! Bul ma! dünyası' diye! Pekala sorarım sana ey münafık, sanır mısın ki sağdan soldan aldığın 3 kuruşluk akılla attığın adımların bedelini en ağır şekilde ödemeyeceksin? Sanır mısın ki bir gece uyutmadığın insanın sade enerjisi seni uykundan etmeyecek günler ve gecelerce; bilmez, anlamaz mısın ki sarfettiğin her kelamın bedelini 3 kuruşluk akıl aldıkların değil dillendiren olarak sen ödeyeceksin. Ve er ya da geç pişmanlıkla taşınacak, özür dileyeceksin. Kaç kere affedilmeyi hakeder bir insan sordun mu hiç kendine. Kotanı doldurmuş olmaktan korkmaz mısın?


Küfür et, kız, bağır çağır ama haksızlık etme, kıskan, içerle gerekirse hırslan ama terbiyesizlik etme. Bu iki karaktersizliği sergilediğin sürece ne benim eleğimden geçer tanelerin ne de tutunabilirsin pozitivist dünyada. Sıradan bir mahlukat olarak yaşar, aptallığına yanar, kim bilir belki bir gün anlarsın değersizliğini..


Ademoğlu aptaldır, bu aptallığın sebebi niyettir. Niyetini iyiye kullananların ruhu emilir, niyetini kötüye kullananların günleri silinir elbet bir şekilde evren yürümen gereken yolu sana empoze eder, ister istemez o yola girersin seçim hakkın yoktur.


Sanma ki eşsizsin.. Adabınla yaşa, insan gibi silin yer yüzünden. Ağaçları sev, hayvanları sev, gökyüzünü sev, güneşi sev, kendini sev.. Kendini sevemedikçe her daim acı saçacaksın etrafına. Kurbanların bir şekilde sıyrılacaklar yörüngenden, kendinle ve zehrinle kalacak, yok olacaksın; değersiz. Layığıyla ver aldığın nefesi, edebinle yaşa..


T.

6 Mayıs 2011 Cuma

Ah Mine'l Aşk, canım blogum

Çok özledim, yokluğunda kağıdı kalemi elime almaya üşendim o denli alışmış ki parmaklarım akarak yazmaya tutamadım alternatifleri, bekledim öylece, düşündüm elbet pekti fikirlerim, büyüyorum karşı koyamadığım bir hızla, gerçi reddetmek yeterli şahsıma, rengarenk çiçekler takip narin vücuduma vurunca kendimi yollara her daim beraber olduğumu bildiğimden içimdeki çocukla, sorunsuz geçiriyorum zamanımı, hep güzel yaşıyorum...

Bu haşmetli dünyanın an be an niyeti bozuklarla dolduğunu, çakalların meydanda cirit attığını, ademoğlunun çıkarları uğruna göze alabileceği eylemleri izledim, dinledim. Vay be dedim. Herkesler ne kadar da ciddi ve anlamlı konuşuyor. Anlamsızlığıma güldüm, kendime gülmüş olmama kahkaha attım, keyfim pek yerinde kimse dokunmasın, dinimiz amin:)

Baharla beraber aşk sarmış ortalığı, çiçekler, hayvanlar, insan hayvanı doğal ortamında açılıp saçılmış. Gülücükler dökülmüş ağaçlardan minicik, yer yer güneş vurunca simalara, derinliklerine şahit olabiliyor insan, negzel.

Havalar hala karanlık, hala yağmurlu, kafatasımın içinde bir yanma, direniyorum :) Bedenimde yeni bir motif, yüzümde gülücük çizgileri, ciciler, patiler, yürüyorum.


Ey bahar! Sürükle beni rüzgarlarınla, şehirler dolusu sevgi ve renk taşıyayım sırtımda.. Gezgin olasım var, çadırım, sandaletlerim, sırt çantam, rengarenk şortum ve bastonumla çıplak ayak koşasım var..

'ah mine'l-aşk ve hâlâtihî
ahraka kalbî bi harârâtihî'

4 Mart 2011 Cuma

Raund 1: SüperEgo - Özgürlüğe karşı

Ademoğlu her yerde aynı. Dünya bir düzen oturtmuş artık. Güçlüler illa akıllı olanlar değil elbette, fırsatları zamanında değerlendirenler yahut değerlendirenlerin yanında vakitlice yerlerini edinenler.. Ama bir şekilde şanslı olanlar, oyunu kurallarından da üstünde bir çakallıkla oynayanlar ve hatta kendi yolunu bulanlar, o insanların arkasındaki gölgeler olmuş. Kendi varlığından öte olduğu imajı koruyabilmek adına onurundan vazgeçemeyecek kaç insan vardır ki yer yüzünde. Maskesini indirmemek uğruna başkalarını lekeleyen,  büyük adamların himayesindeki sözüm ona piyonların ipleri ellerinde tuttukları bir çağda yaşamaktayız. Acı gerçek ise hepimiz için bir oysa: bir piyon gider diğeri gelir, her piyonun gizli görevi feda edilmektir.

Dürüstlüğün aptallık olduğu günümüzde insaniyeti muhafaza etmenin manasını sorgularken ademoğlu, sığınak da bulamadığından septik ruhuna, yalnızlaşır, agresifleşir. Vel hasıl el kelam her halükarda bir şekilde düzenin içinde kendi doğrularını kendi stiliyle yaratır ve yaşamaya devam eder..Mecburdur.  Büyük şehirlerde hayat dolu dizgin aksa da yaşamın adım adım öldüğü gerçeği içini burkar, yaşam artık doğanın kalbinde varlığını sürdürmektedir. Zira teknoloji ve millenium insanlarının hala tam olarak yok etmeyi başaramadığı ya da her girişiminde bir şekilde toprak ananın direnci nedeniyle bedelini ödediği tek büyük güç hala doğanın kendisidir..
 Buna karşılık lüks içinde yaşamaya alışmış olan insan hayvanı doğal ortamından kopmaya cesaret edemediğinden, psikolojik savaşa devam etmek mecburiyetindedir. Az biraz yozlaşmalıdır, dişlerini tırnaklarını bileğlemelidir, gözlerine sözlerine nefreti yerleştirmelidir ki zayıflığı ötekiler tarafından anlaşılmasın, saldırıya uğramasın. Bir yandan kendini geliştirme, ruhunu genişletme isteği duyarken diğer yandan demir parmaklıklardan daha yumuşak ancak aşılması imkansız bir zindana hapsolmaktadır. Kurallara, toplumun değerlerine uyma zorunluluğu kendi gerçekleriyle çeliştiğinde ve bu diğerleri tarafından fark edildiğinde fısıltılar boy göstermeye başlar. Bu durum insanı huzursuzlaştırır. Kimse bir diğeri ile hemfikir olma zorunluluğunda değildir. Farklılıklar bütünün en değerli parçasıdır. Mutlak anlayış var olana duyulan sevgi ve yargısızlıktan geçer. Herkesin istediğini istediği şekilde yapma hakkı vardır. Yargılanma korkusu da diğer tüm korku tipleri gibi insana empoze edilmiş bir değerdir ve kişinin kendinden vazgeçmesi zorunluluğudur. Kişi kendinden vazgeçtiğinde robotlaşır, mekanikleşir; şahsiyetini, bireyselliğini kaybetmeye başlar. Zamanın bir yerinde kurallara boyun eğdirilmiş insan patlar, kontrollü yaşamaktan usanmaya başlar ve kendini yeniden şekillendirme arayışına girer. Kontrolsüzlük, kural tanımazlık, düşünmeden hareket etmeyi beraberinde getirir. Bu kontrolsüz adımlar kişiye zarar verir görünse de stabil sıkıntıdan uzaklaşmasını, yaşamı boyunca sadece kendinden sorumlu olduğunun, kimseye hesap vermek zorunda olmadığının bilincine erişmesini sağlar.

Tutsaklıktan sıyrılmasını sağlar, kişi özgürleşir. Cesurlaşır, korkusuzlaşır. Başını yastığa huzur ve özgüven içinde koymanın hazzının yaşar yeniden. Böyle durumlarda daha güçlü hissetmez mi ki insan kendini. Tüm dünyaya karşı koyarmışcasına yorulsa da, başardım, kendim olarak başardım, kendim için başardım, doğru olan için savaştım, demek paha biçilemez..

T.

There's only one success, to be able to spend your life with your own way!

10 Ocak 2011 Pazartesi

- Önce Yorucu, Yorgunluğu Üzücü-

İnsanoğlu; yani 'ben kişisi', her zaman nesne veya olgu ya da duyguyu, varlığının anlamında 'haklı' olarak, dünyayı kendi çerçevesinden görür, algılar, yaşar, tadar ve aslında bunu istediğini zanneder ki içinde bulunduğunu istemesi söz konusu değildir. Varoluşu sebebiyle hep dahil olamadığını arzulaması bundandır.. Öyle ki olduğunun, istediği olmaması hali genellikle ağır bir kriz vakasıdır, ardından aydınlanmayı getiren.


Sübjektif bakış açısı ya da öznellik işte tam anlamıyla insanı bu sebeple tasvir eder. Bu durum olağandışı olmamakla beraber kişiyi, kendisi dışındaki tüm yaşamından ayırt etmesini ve ayrı düşmesine sebep olan yegâne unsurdur.

Bu duruma karşı gelişmiş düşünce empatiktir. Kişinin eşsiz olmakla beraber, yer yüzünde ve yaşamda tek olmadığının öğreti yeteneğine sahiplik eder. Empati, her halükarda kendini haklı görmeyi engellemez ancak hakkın bir kısmının, tıpkı haksızlık yüzdesi gibi, karşıdaki kişinin de payı olduğunu farketmeyi sağlar.

Böylelikle aslında kesişen iki doğrunun '0' noktası halini alır. '0' noktası insanın bilinç merkezidir ve ilişkiler belirli kesişim noktalarının çokluğunun verdiği mutlulukla beslenir. Eğer yaşanan herhangi ilişkide, kesişim noktaları kıt ise ilişki ömürlü olmaz, kendi sonsuzluğunda yok olur.
Ancak tekil kişi, öncelikle kendisine duyduğu bağlılıktan ve/ancak karşısındakinin kendini hissettirdiği kişiye duyduğu anti/sempatiden mütevellit de ileri fikirli davranamaz ve hikayesini yönetemez. Yük her ne kadar hasmın üstünde kalırsa, kendini affetme ve 'ben' olma sürecinin o denli hafif sancılı geçeceğini istemsiz hesaplar.
Böylelikle, 'haklı' olarak aldığı nefesi 'haklı' olarak vermenin zorunluluğunu da başarıyla sırtlanıp, üstesinden gelmiş olur. Ve yarı zamanlı üstlendiği yükün hafifliği altında ezileceği gün için enerji depolamaya başlar. Tüm bu süreçte önce yorulur. Bu yorgunluğu seçtiği ve cesaretle direnmediği için üzülse de, bir müddet evreni suçlar 'üzülmüş olma'sından kaynaklı. Ardından evrenin şahsı olduğunu idrak edip, payına düşen gerçek suçluluğu kabullenir ve son noktada kendini affetmek için yaşamı affetmek zorunda kalır. Aydınlanma yaşar.

Bu sebeple hayat : 'Önce yorucu, yorgunluğu üzücü'dür.

T.

'With this hand I will lift all your sorrows. Your cup will never be empty, I will be your wine. With this candle, I will light your way into darkness. With this ring, I ask you to be mine.'

26 Aralık 2010 Pazar

Yılbaşı Pazarbaşı

Öyle işte.. Geçti zaman. Nasıl geçtiğini bilmeden, nereye gittiğini bilmeden.

Bilinmezliğin koluna girmiş ısınmaya çalışırken buldum kendimi.

5 gün sonra yeni yıla girme heyecanı içinde olacak olmamıza rağmen hava bir yağmurlu bir güneşli kendi içindeki diyalektikte sağa sola sarhoş misali sallanarak, yer yer tırmanarak yer yer alçalarak seyir etmekte. 2011 senesi için hiçbir beklentim olmamasına rağmen inanılmaz güzel geçeceğine dair hissiyatımın doruğundayım. Bu durum aslında yeni bir yıla girecek olmanın heyecanının aksine eskisinin bitecek olmasının verdiği rahatlıktan kaynaklanmakta. Her ne kadar 2010 senesi benim ve belki de pek çoğumuz için zorlayıcı ve parçalı bulutlu geçmiş olsa da güneşin her daim yanımda ve tenimde olmasından dolayı güvendeyim, huzurluyum. Eskimiş puslanmış kenarı köşesi sararmış pek sevgili 2010'un son pazarını Hedonism eşliğinde tamamlamak da ayrıca keyifli elbette.Önümüzdeki 365 günlük süreç için planlarım: sağlığıma yeniden kavuşmak, çekingen ve kırılgan ruhumdan ve görüntümden arınmak, birikim yapmak, daha acımasız ya da dürüst olmak, korkularımı asgariye indirgemek, aileme daha çok zaman ayırmak, kendimi sürekli bir yerlere yetişmek zorunda hissettirmemek (dolaylı olarak adaptasyon sorunumla başa çıkmak), 27 yaşımı en güzel şekilde yaşamak, daha çok sevmeye hevesli olmadan yeterince sevmek, daha çok gözlemlemek, daha çok araştırmak haliyle okumak, yabancı dillerimi geliştirmek, arzuladığım dekorasyona yaklaşmak, daha çok gezip görmek şeklinde. Pek çoğunu önümüzdeki birkaç hafta içerisinde gerçekleştirmeye başlayacağımdan şüphem yok. Bu güzel anları ve anıları benimle paylaşacak insanların varlıklarını, önümüzdeki sene içerisinde de layığıyla, sürdürmelerini temenni ediyorum..

Doğru anlaşılmak için yıllardır verdiğim savaşın anlamsızlığının idrakında olmak bu son aydınlanmanın bir parçası olacak sanırım. Anlayış tamamen öznel (subjektif) olduğundan idrak ile algı arasında bir noktada sıkışıp kalacağından ve aslında uğrunda ne kadar çabalarsan gösterilen yola bir türlü burun sokamayacağından insanoğlu her daim yanlışlığa yönelmeyi beraberinde getirecek. Doğru anlayış diye bir kavramın olmadığını biraz üzülerek (yıllardır doğru anlaşılmaya gayret eden biri olarak çabalarımın boşa gitmesine hafif içerleyerek) biraz rahatlayarak (Ee bundan sonra çok da kasmanın bir anlamı yok, ayrıca harcadığım yıllardan fazlası var önümde diye düşünerek,  herkesin kendi algısı ve idrak noktası olduğuna göre ve bakış açısı şahsa münhasır olduğuna göre dış müdahaleye maruz kalmayan bir olgunun varlığını kabul ederek telkinlerime başlıyorum) benimsiyorum. Gizem iyidir, sessizlik iyidir, kendini anlatmaya çabalamamak iyidir; zira yorucu değildir, yeni olan her şey iyidir.. İyilerle dolu bir senenin eşiğinde olmak ne âlâ diyerek kendimi ve insanlığımı selamlıyor ve yeni güne uzun uzun uyuyarak hazırlanmaya bırakıyorum.

Gökkuşağına selam ola, Güneşle sırt sırta vere hep ışıya hep ısıta..

I feel nothing but joy and pride and happiness
Nothing but cheerfull face with kindness
I feel nothing but oceans of love and forgiveness

T.

12 Aralık 2010 Pazar

Festus - Farklılık

Hep yalnız başınaydı o gezegeninde , bir tane çiçeğine ve sönmüş volkanlarına bunca bağlılığının manasını sorgulamadım değil hatta. Nereye giderse gitsin bir türlü gideremedi de yalnızlığını, hayali arkadaşlar yetiştirdi ve bir bir isim taktı onlara, insanlarla tanıştı, birçoğuna inandı, anlamaya çalıştı.. Haklıydı, yalnızlık tüm insanlık için kaderin ve aşkın ortak adıydı..

Ancak ne mutlu ki hayat bize muhtelif baharatlar tattırıyor, bazılarına damağımız alışıyor,  bazıları acı veriyor kekremsi varlıklarıyla, bazıları aşırı tatlı, bazıları da tatlı ekşi. İnsanlar da böyleler işte bünyemiz de dünya ile beraber döndüğünden zaman zaman sevdiğimiz tatlar değişiklik gösterebiliyor.
Havadaki ısının sıfırın altına düşeceği bir gecede sıcak bir odada olmanın elbette ki memnuniyetini yaşamaktayım. Başımı sokabileceğim bir evim olması da cabası. Dışarıdaki savunmasız insanları düşündükçe insanlığımdan utanmıyor da değilim. Keşke diyorum keşke gerçekten biraz daha gücüm olsa. Hiçbir insanın böylesine bir havada açıkta kalmasına gönlüm el vermese de ademoğlunun bencilliği dolanıyor kanımda, evrensel paranoyanın bir parçası olarak korkuyorum ben de diğer herkes gibi öteki insanlardan.
Kişinin dünyadaki en büyük korkuları neler acaba diye sorgularken buluyorum kendimi, her ne kadar çoğalmaya endeksli bir varlık olsak da modern dünyanın bizi, beni, sizleri günde kaç kere tokatlayıp yalnızlaştırdığını, sessizleştirdiğini merak ediyorum. Bir şeyleri değiştiremem elbette Tanrıcılık oynamak bünyeme aykırı ama gösterebilirdim gözlerimden ve kalbimden tüm güzellikleri. İş görmez beyinleri yeniden yeşertebilmek için gönüllü olabilirdim hatta, her insan bir kazançtır zira. İyi bir öğretici olmamın bilinci bile bu uğurda çabalamam için yeterli zira sırf var olduğu için bile kıymetlidir insan.

Artık haykırmak da yeterli değil görüyorum büyüdükçe, Güneş hep Doğudan doğar ve Batıdan batar ya genelgeçer olarak, herkesin gözünde yer etmiş bir resmi silmek için ciddi direnç göstermek gerek. Dünya üzerindeki tüm cisimler, renkler, kokular, tatlar menşeilerini veya varlıklarını kaybetse de biz insanların alışma sürecinde eski varlıkları süregelmeye devam edecektir. Cachelerimizi temizleme şansı verilseydi gereksiz bilgilerle doldurulmuş pırıl pırıl gençliğimize CTRL F5 kafilesinin bir parçası olmayı can-ı yürekten isterdim zannımca.

Sevginin ve evrensel enerjinin yeryüzündeki tüm boşlukları dolduracağına duyduğum inanç ile 21. yüzyılın hastalığı 'kötü niyetin' ruhsal sıkıntısı arasında bir yerlerde askıda buluyorum kendimi.. Bundan mütevellit değil midir diyalektiğin doğumu. Hepimizin birer 'Küçük Prens' olduğu bu dünyada ait olduğum B-612'nin arayışındayım. Bulamadığım takdirde insanlığın affına sığınarak üzerinde ve içinde yaşadığım dünyayı sekerek koşmak suretiyle çiçeklerle donatacağım, mis kokulu tarçınlı ve zencefilli kurabiyeler pişireceğim, çay demleyeceğim harmanlayıp, bir elimde sigaram derince nefes çektikten sonra izleyeceğim dışarıdan, bekleyeceğim farklı olanları. İnsanları rahatsız eden farklı insanları ve kucak açacağım tüm sahipsizlere..

Zira farklılık çeşitlilik demektir. Farklılığın olduğu yerde tek düzelik olmaz, her ne kadar Türk toplumunun algısı bu nimetin kıymetini bilemeyecek kadar sığ olsa da BEN inancımı henüz kaybetmedim. Hala yaşamaktayım, hala aramaktayım, hala inanmaktayım.. 

Varolmak, deneyimlemek ve keyif almaktır, ötesi teferruattır. İnsanî hırslar er ya da geç anlamlarını kaybedecektir. Geriye sadece benlik kalacaktır.

Vive la vie! Même si on n'a jamais le chance de la choisir...

T.

1 Aralık 2010 Çarşamba

- Advice -

Nefes almaktan öte bir şey yaşamak. Güne gözlerini açışından yumuşuna kadar deneyimlediğin tüm o saniyelerle ne kadar iyi başa çıktığın ile alakalı karakterinin sağlamlığı. Yüzündeki ifadesizlik ile sesindeki durgunluğı muhafaza edebildiğin sürece insanları çıplak görebiliyorsun karşında ve geçilmez olduğunu bilmek de ayrıca güçlendiriyor seni. Doğumun ile başlıyor tüm o uymak zorunda olduğun kurallar, kurallara karşı çıkmak asiliğinden değil elbette, sadece 'senin' için 'olması gereken' in olma zorunluluğunu kabullenmemek sadece. Her insan kendi hayatını kendi baharatlarıyla tatlandırmalı ve mis kokmalı hayalleri , sarfettiği sözleri. Sımsıkı sarılabilmeli korkusuzca herhangi birine sırf varolduğu için kendi ve karşısındaki. Enerjinin el değiştirmesine izin vermeli bencil olmamalı ve sonsuz bir sevgiyle yaklaşmalı dünyaya. Sevginden korkanlara dikkat et. Korku kötülüğü çağırır.  Ne şekilde tepki verirsen ver hayata, içindeki sevgiden anlaşılır kim olduğun merak etme. Herkes görmesin zaten nüveni önemli değil. Görenler ilk saniyede anlayacaklar senin ne denli değerli olduğunu. Kızma, kırılma elinden geliyorsa ya da zaman tanı her türlü anıya. Zamanla geçerse etkisi affetmek için bir neden olur ellerinde. En azından 1 kere affedilmeyi hak eder insan. Yaşadıkça deneyimledikçe öğrendiğinden her zaman hata yapmaya müsait bir yapısı vardır. Affet ama unutma. Kimsenin seni kırmasına ve hakkını almasına izin verme, sadece sığ gözlükleri var de devam et yoluna. Seni seven insanlar asla kötülüğünü istemezler unutma ama insan hatalıdır göz ardı etme. Kendini her zaman başkalarını sevdiğinden öte sev ve say ki günün birinde kendine kaldığında konuşabileceğin bir ses olsun içinde. Kaç! Doğaya sığın betonda yaşama, uyumayan şehirlerde koşturma, yaşam savaşı vermek için en güzel yıllarından çalma, soyun çıplaklığınla tanış kusurlarını gör. Sus! Kimseye acını anlatma, sessiz kal ve telkin et kendini. Acılar geçerler biliyorsan eğer sabret ve bekle, dayanamıyorsan uyut kendini.
Yaratıcı ol, yeteneksiz isen başkalarını takdir et, sevginle ve gücünle besle insanları. Hakedenlerin senden faydalanmasına izin ver, insan tüketildikçe yaşadığını hisseder, bazıları bu şekilde şarj olur hayatta. Ama kimsenin seni senden almasına izin verme.
Aileni sev ve affetmeye çalış. Hayatının hiçbir evresinde onlarla olduğun kadar güvende olamayacaksın bu sebeple minnet duy ve hep güzel şeyler dile onlar için.

Ne zaman kötü düşünceler üşüşürse üstüne, sev kendini ve iyi hissetmek için gayret et. Aynaya bak gülümse, güzel sözler söyle kendine. Hayat çok kısa ve hiçbir olumsuz duygu ve düşünceyle harcanmayacak kadar değerli. Zamanına ve kendine sahip çık.

Gülümse, odaklan, değiştir.

T.

27 Kasım 2010 Cumartesi

- Silenceasy -

Yağmurlu bir cuma akşamıydı dün. Çok sevmeme rağmen eve sığamayacak gibi hissettiğimde kendimi sevgili atelimi patime geçirip pijamalarımı çıkarıp çantamı sırtlanıp yola düşmeye karar verdim. Amacım bu ayakla ne kadar uzağa gidebileceğimden öte gittiğim yere varana dek hangi hızla deşarj olacağımdı elbette. İlk başlarda yaşadığım acıyı unuttum bir müddet sonra, ısınmak dedikleri bu olsa gerek. Sokaklarda hayat hiç bitmiyor, kaygılı, kaygısız onlarca insan duruyor, yaşıyor, bekliyor ve ölüyor an be an. Hepsinin arasından geçip gittim karanlık bir yokuşa yöneldim, köşede bir meyhane içinde bir sürü orta yaşlı adam. Dalmak istedim içeriye cesaret edemedim bu sefer. Bir dahakine sakladım hakkımı. Yol üzerinde denk geldiğim ve servisini merak ettiğim bir cafe bar da durakladım, içeride bilgisayardan şarkı çalıp üzerine söyleyen bir adam vardı. Hani orgların da tempoları olur ya çıstıkı çıstıkı der aynı onlardan. Bir yandan gaylish hareketler sergileyip öte yandan yükselemedikçe içeride nasıl olduğunu hala anlayamadığım çokça eylenen güruha mikrofon uzatıp destek almalar.. Bir de tabi sayısı görmezden gelinmeyecek bir çekik göz popülasyonu vardı. Hepsi takım elbiseli beyaz gömlekli, gruba dahil olanlardan biri 'Mer ha baaaağ' diye bağırarak çıktı balkona elini kaldırdı selamladı arkadaşlarını. Yakında inşallah maşallah da demeye başlayacaklarına şüphem kalmadı o an. Sevgili şantörümüz bir an gözlerini camekandan balkona dikip kendisiyle mümkün mertebe muhattap olmak istemeyen bir soğuk hava ve sigara insanlarına el salladı, seksi danslar yaptı sağolsun gözümüz gönlümüz açıldı. Mekandan çıkarken misafirlerden biri ile koyu kıvamlı bir muhabbet ediyorlardı elbette. En son şantör kardeşimin 'ama bu şimdi burda konuşulmaz ne öyle kaymak maymak' diye bir cümle dökülünce dudaklarından, şükrettim saniyeler sonra o hayattan uzaklaşacağıma. Varoşizm de bir yaşam stili dedim ve geçtim moşi moşilerin arasından, uzaklaştım. Vel hasıl el kelam canım duble rakılar burnumdan geldi, tökezleye tökezleye geldiğim yolu tökezleye tökezleye dönmeye karar verdim. En yakın tekel bayisinden bir küçük efe aldım ve yürürken içmeye başladım. Kendimi topraklarımda hissettim o an, kaygısız ve umursamazdım. Eve vardığımda kapıda beni bekleyen evcil hayvanım elimdeki bira şişeleri ile dolu torbayı alıp, bedenimi kucaklamak suretiyle merdivenlerden indirip hayatımı 3  basamak kolaylaştırdı. İhtiyaç duymadığım için bir an kızdım sonra şükrettim sevgisine. Ardından da sohbet muhabbet derken farkettim ki insanların sevmediğim özelliklerini hiçbir şekilde vicdan azabı duymadan ve onları kırmaya korkmadan kendilerine söyleyebiliyorum çünkü onları seviyorum. İlerleyen dakikalarda rakının azalması, ağzımın kayma oranıyla ters düştüğünde cennetim yatağıma atmaya karar verdim kendimi. Uykumdan uyanıp bir ara telefonla bile konuştum ama aklımda sadece varoluşçuluk kelimesinin kaldığına inanamıyorum. Ortalama 40 dakikadan elimde kalan tek bir kelime. Zamana yazık ettim bir kez daha. Sabah sevgili Turkcell'imin bana attığı bilgilendirme mesajı ile gözlerimi açtığımda beynimde kaç tane ineğin möölediğini bilemiyorum. Midemde dalgalar ardından öksürme ardından bulantının şiddet katlaması ardından da yeşil :) neyse ki yeşili seviyorum baktım koşarak uzaklaştı benden, rahatladım. Ve farkettim ki rakı kafaya şişe dikilerek içilmemeli. Bunu da deneyimlemiş olduk me, myself and i üçlüsü. Paklandıktan sonra 3 gün evde kapalı kalmam sonucu akıl sağlığımdan şüphe edecek hareketlerde bulunmamın ardından sırt çantamı piknik mode a getirip çıktım. Aynı yolları yürüdüm, biricik dostum kahvaltıya davet edince vapurda simit çay planımı başka bir zaman için askıya alıp kendisine gittim ve evet yolun büyük bir çoğunluğunu yürüdüm ve evet çok zaman aldı :)

Arkadaşımdan çıktıktan sonra Beşiktaş üzeri Ortaköy'e yol aldım. İnsanlar sokaklarda, hafif serin bir hava, elele tutuşmak için paha biçilemez bir fırsat ve ne güzel ki bunun farkında olan onlarca insan var. Hepsini gördüm. Delirmiş dalgaları uyuyan köpekleri izledim.Saatlerdir kulağımda kendini tekrarlayan şarkıdan sıkılmamış olduğumu farkedip sesi biraz daha açarak bu günün bu anların keyfini çıkarmaya gayret ettim. Hala Ortaköydeyim, güneş yatıyor, dalgalar duruluyor, hava üşüyor, insanlar geçiyor ve ben en sevdiğim şeyi yapıyorum. Duruyorum, izliyorum, koskoca bir sessizlik içinde çözüyorum sorunları. Yaşam kronolojimde bugünü bir pazar gününe yakıştırsam da cumartesi olmasından çok memnunum..

Hayatta hiçbir şeyin önemi olmadığını sadece bazı şeylerin değeri olduğunu düşündüğüm bu günlerde gözlemlediğim bu güzel tablo ve içimdeki sessizlik için minnet duyuyorum ..

'C'est la vie, a dit l'ange en caressant les cheuveux du jeune femme, pas le paradis'

Ve kulağımdaki sevgili şarkı ile veda edip kendime yollara düşüyorum. yeniden.. (Who wants to live forever when love must die?)

T.