Ellerini, gözlerini, enseni hayal edip nefes alıyorum avuç içlerimden. Bir müddettir yoğun bir şekilde kendimle ve seninle ilgili düşünüyorum. Daha farkındayım, keyfim yerinde. Hani bir türlü tanışamadım ya seninle, denk geldik de çarpışmadık ya, bunca zaman. Konuşamadık tabi, şimdi yaşıyoruz ama, aslında ne kadar değişik. Bir şeyler oluyor aramızda ama bambaşka yerlerde akıyor hayatlar. Bunların da etkileri var muhakkak, bu duyguların hepsinde. Sesini özledim mesela. Sen duruyorsun şimdi, ben de duruyorum. Bilemiyorum, konuşmak ister misin mesela. Sana hep açık olacağıma söz verdim, o yüzden duygularımı düşüncelerimi gizlemeden anlatıyorum. Elimize gelenleri yaşıyoruz ikimiz de belki de. Ne mutlu bana ki seni yaşama şansım var. Tarif edilmesi zor bir duygu ama sen anlarsın belki. Seni çok istemek ve sevmenin sonucunda, kendimle muhakememde, seni kaybetmemden korktuğum çıktı. Oysa bilincimin daha önceden seni kaybettiğimi dile getirmesi ve telkini, ayrıca gelme özgürlüğü, gitme özgürlüğü fikirlerine rağmen. Sana dair hayallerimin gerçekleşmemesinden korktum. Sarsılırmışım. Ne mekanizmalar değil mi? Bir yerlerden açığa çıkıyorlar işte. En azından artık biliyorum, bilmek hep daha iyi.'Seni sevdikçe kendimi seviyorum' demiştin ya bir akşam, kendimi sevdikçe, seni daha da seviyorum. Bir de; bir gün büyüyüp kabuğumdan çıktığımda, çok güzel bir kelebek olacağım ben. Sen de 'Derin' olacaksın. Sırtıma bindireceğim, tüm bir gün uçacağız ve sen şarkılar söyleyeceksin, doğa içimize dolarken. Doğduğun güne şükürler olsun. Yesterday is a history, tomorrow is a mistery but today is a gift.. T.
Hayat insana taşıyabileceğinden büyük yük vermiyor aslında. Başımıza gelen her olayın iyi bir sebebi olduğuna inanıyorum. Ancak bu iyilikleri geniş çerçeveden bakarsak bazen anlayabiliyoruz. Böylelikle aslında algılama açımızın ne kadar görüş açımızla sınırlı olduğunu da farkedebiliriz. Doğduğumuzdan itibaren dolaysız gerçekleşen tüm olayların bir amacı vardı muhakkak ve bu bir nevi yaşama kararlılık oyunu özünde. Sadece sevmeyi becerebilmeyi gerektirmekte; insanı, objeyi, kavramı farketmiyor. Sevmekten tereddüt ettiğin an, kaybediyorsun.
Sonsuz bir yaşamın parçasıyız hepimiz. Olduğumuz insanın ve bizi çevreleyen dünyanın nimetleri öylesine yüce ve sınırsız ki, keşke istediğimiz kadarını kontrol edecek yeteneklerle gelebilseydik toprağa. Aslında gelmiş de olabiliriz ancak, zamanla, hayatla kaynaştıkça o yeteneklerimizin köreldiği de acı hakikat halini alıyor bu durumda. Yani düşündüğümüzde, uçsuz bucaksız bir dünyada tek bir bireyiz. Yalnız ama hala hayatta olduğuna göre oldukça güçlü, ne mutlu. Bu süreçte yanımızda kendimizi daha iyi hissettirecek insanları arıyoruz ve buluyoruz. Her kişiden öylesine önemli bilgiler ediniyoruz ki hayata ve kendimize dair. Bundandır belki de vazgeçmenin zorluğu. Ellerin birleştiği, insanların yan yana yürüdüğü ama parkurların birbirinden farklı olduğu ancak varış noktasının tek olduğu bir dev yolculuk yaşadığımız.
Bir kere inanmış bulundurdum kendimi, insanların ve benim kesişim noktalarımız olduğunda ve hatta ruhumu tamamladıklarına. Çok özel insanlar ki, varlıklarından ötürü önce şükrediyorum hayata. Puzzledaki eksik parça misali, fizik yaklaştıkça bütünlük artıyor sanki. Aldıkları her nefes nefesimin parçası olmuş, varlığımda açıkları kapatıp, bütünleşmemize vesile olan bu insanların kim bilir kaç tane olduklarını, hangi koşullarda birbirimizi tanıyacağımızı, birbirimize ne derece aşık olacağımızı bilemeden yaşıyor olmamız da sabretme dersinin en önemli kısmı sanırım. Bütünleştikçe, aslında olduğumuz insanla da tanışma şansımız oluyor, ki, bu durum, her zaman yüzümüzde kocaman gülücüklerin açmasına sebep olmayabiliyor. Insanoğlu, belki de sorumluluk duygusunu sevmemesi sebebiyle, kendine ayırması gereken zamanı ve vermesi gereken değeri askıya almaya daha meyilli. Bir başkası için tonlarca yük taşıyabilecekken, kendimiz için bir avuç yükü bile üstlenmeye üşeniyoruz. Vücudumdaki ve ruhumdaki boşlukları, çıplakça sergileyebildiğimde inandığım insanlara, içlerindeki renkli hamurla kendi zevkine göre yamaladılar boşluklarımı, aynaya alınca suretimi, ne kadar canlı ama bir o kadar da özümden uzakta olduğumu anlıyorum. Öz olmanın yolu bütün olmadan geçiyorsa eğer, hayatımıza giren ve çıkan, herkesi koşulsuz sevip affetmek gerekiyor öncelikle. Sonrasında bizi çevreleyen en ufak toz tanesinin bile bizim parçası olduğumuz bütünün başka bir parçası olduğunu kabullenmek gerekiyor. Bu bakış açısıyla bakıldığında biraz deli işi gibi gelebilir. Alışana kadar da öyle zaten. Kişinin kendine harcadığı mesainin anlaşılmazlığının normalliği de bundandır.
Yağmurda yürümek gibi yaşamak, ıslanacağını bile bile devam etmek, kaçmamak, korkmamak üşümekten. Birleşmek doğayla, yeşertmek fikirleri bereketli bedenlerde, toprak misali. Genel olan hiçbir şeyi tutamıyor insan, sadece o anda mevcut olduğumuzdan mıdır bilinmez, somutluğumuzun %70 i soyut gibi, tıpkı vücutlarımızdaki su oranı gibi. Karanlıklarımız geceden zifiri olmamakla beraber, sessizlik, serinlikle karşılıyor bizi, yıldızlar aydınlatırken yolumuzu, melekler üflerken kulaklarımıza. Bir tek masa lambası bile yetiyor, perdeleri, pencerleri kapatılmış iç dünyamızı aydınlatmaya. İlk başlarda hiçbir şey göremese de, karanlıktan korkanlara büyük müjdem, göz alıştıktan sonra, çok net görüyor insan. Görebildikten sonra her yer aydınlık aslında. Hadi arala göz kapaklarını, ışık girsin zihnine ve kalbine. Bak dışarıda yağan yağmur da bir parçan, kafatasının en derinlerinde yaşadığın. Fırtınada camına çarpan kuş da. Güneşte açan minik mor çiçekler de, sabah öten minik kuşlar da. Fırtınalar sürüklerken tohumlarımızı, gözlerini kapat, gönül gözünü aç ve sadece sarıl varlığına.
Thinking of you and remembering all the things that makes you someone special in my life.
İnsan en çok kendinden korkuyormuş meğer. Yani zaten yaşadığımız topraklar, hayatlar, yeterince yetersiz ve olması gerekenden uzakken, meğerse ne kadar kapatılmışım kendi içime. Üstüne üstlük bir de dengeli olduğumu zannediyordum. Ama öyle olmuyormuş meğer. Kendimle her tanışmam benim açımdan çok heyecan verici bir süreç. Zaman zaman sıkıntı ve sessizlikle açığa çıksa da resmen bilmediğin bir dilde yazılmış bir kitabı deşifre etmenin mutluluğu gibi. İleride bu yollarda emin adımlarla yürümeyi öylesine istiyorum ki kendimle ilgili bir durum olduğunda kesin çizgilerle insanların sınırlarını çizip sadece acaba diyorum içerideki salonlarda kimler konuşuyorlar ve önemlisi içimdeki uğultu ne zaman diyaloğa dönüşecek. Kendimi anlayabildiğim sürece insanlara bu konuda yardımcı olabileceğimi bildiğim için de dengem sarsıldığında biraz yabanileşip, tüm bağlarımı koparıyorum dış dünyayla. Aslında çok rahat olduğunu zanneden benim ne korkularım açığa çıktı bu süreçte şoka girdim. Bir psikolog arkadaşımla konuşurken, bilincin dile getirdiği şeyin bilinçaltında bambaşka bir söylemi olabileceğinden bahsetti. O andan sonra oturup elediğim tüm ihtimalleri yeniden masaya yatırmam gerekti ve aslında fikir ve eylem olarak çok rahat olduğum konularda bilinçaltımda bambaşka savunmasız ve korkak benin konuştuğunu farkettim. İnsanın kendisiyle zıt düşmesi gerçekten de zor bir durummuş.
Korkularımı artık daha yakinen takip ediyorum ve onlara dair düşünce şeklimi değiştirmem gerektiği için son 10 gündür neredeyse sadece kendimle ilgileniyorum. Bu ilgilenmenin en az 3 günü 'sadece' durmakla geçti. Diğer kısmı da dinlemekle kendimi, henüz yeniden programlama aşamasına geçemedim ancak en azından içinde bulunduğum ruh halinin sebebini biliyorum. Daha arınamamış olsam da, bundan sonraki süreçte biraz kendim için bir şeyler yapmayı planlıyorum. Son zamanlarda insanlara o kadar çok zaman ayırmışım ki kendi feryatlarımı duyacak gücüm ve zamanım olmamış meğer. Bu sebeple yeni bir eğitim sürecine girmeye karar verdim. Bu süreçte evrenin bana sunacaklarını can-ı gönülden merak ediyor öte yandan da az biraz sabırsızlanıyorum.
Evimde yeni düzenlemelere gidiyorum içimde olduğu gibi. Yer değişiklikleri, yeni mobilyalar, cicili bicili süslemeler ve çok sevgili ampul prensim Tokacığımın da ameliyat sonrası ortalıkta dolanması vs. Her şey sabit ama daha bir yeni bu sıralar.
Hayal ettiklerimin sıkıntısız ve engelsiz olabileceği en uygun ve kısa zamanda başıma gelmesini artık ümit etmiyorum elbette. Ne de olsa olacaklar, sadece bekliyorum o sebeple..
Haa bu sırada aşk korkulacak bir şey değilmiş meğer, aman eliniz ayağınız birbirine dolanmasın. Aşk, sen ve o oldukça güzel, sen kendini kaybedince onun olmasının anlamı pek olmuyor. Sevgi ve barış önce insanın kendi içinde yerleşmeli ki aşılanabilmeli. Geçmişten bugüne geliştirdiğim aşk korkusu egosunu yıkıp yerine güneşli çimler ve bahar rüzgarı yerleştiriyorum. Oh ellerime sağlık.
Bazen kendimi acımasızca sıkıştırıyorum kenara.. Sürekli olarak insanları dinlemek, onlara zaman ayırmak ve hatta düzenli olarak insanlara yetişmeye çalışmanın sonunda arada bir olduğu gibi gene kapanma isteği içerisinde buldum bedenimi. Ancak bu sefer gerçekten de tek kelam konuşasım yok. Kendi kendime kısa cümleler kurup sonra gerçekliklerini hesaplamaya çalışıyorum verdiğim duygusal tepkilerle. Son birkaç gündür biricik annemin bana çocukken kurduğu bir cümle kulaklarımda çınlıyor. ' Sen çok sevgi dolusun Müge' derdi hep. Bugünlerde bunun iyi mi kötü mü olduğunu anlamaya çalışıyorum. Annemin acaba tam olarak kastettiği neydi?
- Çok sevgi dolusun bu yüzden mantıklı değilsin?
- Sevgini yönetmeyi bilmiyorsun;?
- Sevgi için çekmeyeceğin acı yok?
- O kadar sevgi dolusun ki bana bile fazla geliyor?
- Bunca sevgiye nasıl dayanabiliyorsun, çok zor olmalı?
ya da başka çıkarımlar.
Sevgi dolu olduğumu biliyorum hatta bu durumun sert duruşumla büyük bir tezat oluşturması da çok ironik geliyor ancak bu sevginin seviyesi neden artık beni biraz yormaya başladı onu anlamaya çalışıyorum. İnsan kendi sevgisinin altında ezilir mi yahu? İnsanlara beslediğim sevgiyi artık daha fazla yaşatmak istememem bundan mı peki? Ailemi tenzih edersek, en çok sevdiğim insanların bile yüzlerini görmek istememem, seslerini duymak istememem neden? Sanırım şu sıralar o çok kıymetli sevgiyi sadece kendi içimde tartmam ve hatta sadece kendime akıtmam gerekiyor. Ve kendimden vazgeçemeyeceğime göre belki bazı sevgilerden vazgeçmem mi lazım acaba? Bir sürü sorular içindeyim. Sağlıksız kararlar vermemek için iletişimsizliğe sığındım. Arka planda çok sevgili bilincim zamanı gelince en doğru şekilde durumları değerlendirip, uygun bir çıkış yolu bulacaktır bu duygusal kaostan. Sevgili Egom 'Güneş' bu sefer biraz kırıcı söylemlerde bulunduğu için de 'unreachable' statüsünde sadece asılı kalıyorum havada.
Öte yandan da bu da bir mekanizma, zaman zaman kapanıyorum ki sonunda güzel güzel çiçekler açıyorum. Ama işte en kötüsü beklemek sanırım. Ne olacağını ne zaman ne şekilde olacağını bilmeden sadece beklemek. Anlatmak rahatlatır ya normalde, bu sefer rahatlatmıyor.
Ben korkularımla yüzleşmeye gidiyorum, meydan size emanet..
2 sene oldu kendi düzenimi kurup geliştirmeye başlayalı. Günbegün anlıyorum evet adımın büyüğü olmaz. Mutluluk öylesine yayılmış ki içime, gün içindeki o sıradan stresin yanısıra aslında bakarsan pek de derdim tasam yok hayatta. Durum insanı olmamdan müteveellit midir bilemiyorum ama genelde keyfim yerinde ya da modum normal benim.
Ama bunların hepsi öyle geceden gündüze gelişmedi elbette. Gerçekten hayal etmem ve inanmam gerekti aydınlığın bir adım ötemde başlayacağına. Ve öyle kolay değil adım atmak aslında kalıplaşmış düşünceler için. En yüksek dağın tepesindeki bayrak gibi ulaşılmaz gelebiliyor insana. Görüyorsun oysa ki bir kere adım atabildiğin zaman devamı tabi ki daha kolay oluyor en azından yorulduğunu deneyimleyebiliyorsun. İşte tam da bundan dolayı en önemli olan o ayağı kaldırmakmış meğer zira aslında hepimizin sorunlarından biri olan üşengeçlik veya genelde yorgun olma durumu veya bizi ele geçiren korkularımız tüm bu yapmak istediklerimizi yapmamıza en büyük engel. Bir hadi'ye bakıyor sadece bir yola girmenin başlangıcı. Bir kapı açıyorsun önünde yepyeni, çerçevesindeki görüntü taze, insanları, olayları sıradan olmayan ve koyuluyorsun yola bu macerada. Kalıplarından çıkamayan, hayata karşı koyamayan, çıplak kalamayan insanları yavaş yavaş yakıyorum lavabomda. Rengarenk değişik lezzetlerde şekerler gibi biriktiriyorum sevdiklerimi, hayran olduklarımı ancak en nihayetinde hepimiz insanız büyütmüyorum içimde, olmuyorsa, olduramıyorsam zorlamıyorum.
Hayatın yoğun temposu, artık motivasyonun kişi tarafından sağlanmasını gerektiriyor (bir nevi şarjlı hayvanlara döndük 21. yüzyıl ile beraber. Ya güneş enerjisi ile şarj olacaksın ya da kendini yererek yahut överek ya da fikirleri geçiştirerek sonuç olarak hep kendi kendine gerçekleştirmen gereken bir dolum eylemi sözkonusu.) ve artan fiziksel yorgunluk sebebiyle hafta sonlarından medet umar oluyoruz ya da tatil hayalleri kurarken buluyoruz kendimizi, kıpır kıpır duygular eşliğinde. Dönüp baktığımda nice hafta sonu dinlenememişim bu inancıma rağmen. Üzülüyorum sonuçta hepsi o duyguya yaklaşmak için girişimlerimdi. Yaşayabildiğim anlar eşsiz kıymetli. İnsan istiyor ki ruhu beslensin, fikri dinginleşsin, bir deniz yüzü görsün, olmadı sevdiği insanla- insanlarla vakit geçirsin veya güzel çekici bir etkinliğe katılsın en nihayetinde kendine ayırabildiği yegane zaman haftasonu bari evde pineklemeyeyim de değişik olsun bir şey yapmış olayım diyorsun istemsiz. Ama işte yollar boyu gidersin bedenin dinlenmez, evde kalırsın ruhun dinlenmez, etkinlik manyağı olursun beynin dinlenmez. Demek ki dinlenmek de bir yaştan sonra öyle çok olası bir durum olma özelliğini kaybediyor. Sonrasında düşünüyorsun o zaman neden debeleniyorum, ne için? Cevap çok basit, her şey ve herkesten önce elbette kendin için. Kendi iyiliğin, kendi dengen için attığın tüm adımlar. Hırslarını ve gelecek planlarını zaman zaman ralentiye alması gerek insanın kendi iç dengesini muhafaza edebilmesi uğruna. Ve hayallerinin bir kısmının istediğin gibi gelişmemesi engel değil daha da güzel ve yeni hayaller kurmana..
Kışın öylesine uğradığı bir şehir burası ve ardından kocaman güneş açtıran, rüzgarı çapkın, yanağından öpücük alıp dolanır başka kadınların boynuna.. İnsanların dingin, hayvanların keyifli, denizin mavi olduğu bir şehir burası. Oysa istemez mi insan sevdiği her şey yamacında oluversin. Ohh mis anne baba, sevgili, dost kardeş, komşunun köpeği vs sevdiği her şey çevresinde olsa kişinin, o zaman motivasyonun alası mı olur? Cevap : olmayabilir ama düşünmesi bile güzel. Sonuçta motivasyonun bireyselliği ve diğer insanların düşüncelerinin senin sorunun olmaması hakikati bir araya gelince en azından yaptığın her şeyi kaygısız yapabiliyorsun. eh bu da bir motivasyon şekli ne güzel ki.
Biriktirdiklerin de tükeniyor ne yazık ki insanlara dair. Gerçi insan beyninin bir kere kaydettiği görüntüyü ve/veya duyguyu sonsuza kadar yaşatabilme özelliği var. Peki bunun için neden ekstra mesai harcasın. Eğer böyle bir özellik var ise anıları yaşadığın mekanlara, insanlara, lezzetlere, olaylara ve müziklere neden ihtiyaç duyasın? Eğer insan barındırıp yaşatabiliyorsa duyguyu o zaman ötekilere ne gerek var. Ötekiler de bunu başarsın tamamen robotlaşalım oldu olacak.. İşte böyle kolay değil yaşamak, insanoğlu bir iletişim ağının parçası. Uyandığında sevdiği birini görmek için evlenir çoğu; acısını, coşkusunu, özlemini paylaşmak için ziyaret eder; eğlenmek ve bütünleşmek için toplaşır vs. Bunların hepsini kendiyle yapmak yerine başkalarına da pay vermesi halinde, ki yaşamın gerektirdiklerinden birisi de budur muhtemelen, öyle ya da böyle bir yeri dinlenirken bir başka yeri yorulmaya mahkumdur. Eğer ki tüm sevdiklerini yamacına toplayamıyorsan, sıcak tutmak için güzel anlarını yorulacaksın. Yorulmadığın yerde soğuyor anıların. Silikleşiyor eski tozlu fotoğraflar gibi. O zaman da robotik beynini devreye sokup korumaya alıyorsun soluk resmi hali hazırdaki dijital anı albümünde..
Hiç bitmesin, o keyifli anlar tükenmesin istiyorsun. Ama o çok sevdiğin güneş bile batıyor, hem de her gün.
Bugün senenin son günü, son cumartesisi aynı zamanda. Soğuk ve yağmurlu bir İstanbul akşamında, Christmas şarkıları eşliğinde çayımı yudumlayıp hoş sohbetlere dahil olurken biraz anlatmak istedim. 2012 senesinin, her ne kadar çift sayı olmasından dolayı biraz garipsesem de, oldukça tatmin edici bir şekilde ilerleyeceğine ancak aynı zamanda heyecandan öte derin bir huzur barındıracağına dair bir hissiyatım var. Böyle filmlerde kocaman bir bahçe ya da geniş arazilerin içindeki ahşap evler olur ya; camı açtığında gökyüzü açık mavi, minik tombul beyaz bulutlar, karşında yeşil ağaçlar, gölgelerinde gizlenen başka yerkeşkeler, daha yakında sarı sarı başaklar daha da yakında kahverengi bir toprak, çitler, hayvanlar, güzel kokular, sımsıcak turuncu sarı bir güneş.. Tam olarak sabah uyanıp panjuru açmak üzere hareketlenmiş ve hatta çok hafif aralamış da güneşin süzülerek hem karşımdan hem de panjurun aralarından yatay olarak bedenimi sarması gibi hissettiriyor yarından sonraki hayatım.Geçtiğimiz sene gerçekleşmesini istediğim tüm güzellikler ve atmak istediğim adımların çoğunu deneyimlemiş olmaktan dolayı 'aferin bana evet' diye saçımı okşuyorum, yanağımdan makas alıyorum. Demek ki istedikleri oluyormuş insanın bir kere daha öğrenmiş olduk. eh koskoca 365 gün 1 level desek, bu sene yeni bir tünele girecek olmak çok heyecanlı oluyor bu durumda. Öncelikle geçen sene yeltenemediğim hayallerimi kısa zamanda tamamlayıp üzerine de biraz biraz renkler, yapraklar, damlalar, sihirli tozlar serpiştirip harmanlamayı planlıyorum. Başıma gelen en can sıkıcı olaya dahi inanılmaz bir şükran duyuyorum bu sebeple.
İşin aslı aslında insanları oldukları gibi sevebilmeyi başarmakta. Kişilere karşı geliştirdiğimiz, yıllarca, yaşadıkça, doğal olarak biriktirdiğimiz, yargıları mimimuma indirgeyip insanları sadece oldukları sevmeye devam edebildiğinde insan daha mutlu oluyor. Anladıkça besleniyor güzel duygular ve köreliyor insanlığın laneti. O zaman işte, mimikler, bakışlar, hareketler, tonlamalar, sözcükler gerçekten değerli oluyor. Bir insana sarılmanın samimiyeti ya da sadece bir gülümseme bile havai fişekleri patlatıyor damarlarında, genişliyor, nefes alıyorsun sonsuz bir plajda, dalgaları köpürten rüzgar öpüp geçiyor yanaklarından.
2011 senesi pek çoğumuz için bir farkındalık senesi olarak geçti sanırım. Yeni insanlar tanındı, yeni olaylar yaşandı, pek çok hayalin gerçekleştiği bir seneydi 2011. Zor günler ardıldı, güç ve direnç ve inanç gerektirdi zaman zaman. Yüksek motivasyonların sabitlendiği bir seneydi aynı zamanda. Anlayışa adım atma senesiydi hem 1. hem 3. tekiller için. eh böylesine duru, normal bir senenin arından elbette daha da iyi bir senenin gelmesi beklenebilirdi ancak
Medeniyetin gelişimle doğru orantılı artması gerekirken azaldığı günümüzde, dilerim
Her insanın pişmanlıkları vardır muhakkak, kimse mükemmel değil ne de olsa, gerçi daha önce de dile getirdiğim gibi ben gayet sıradan bir mükemmelliğe sahip olduğum kanısındayım :) Her neyse, aileme sığındığımdan mıdır bilinmez aklımda sorular, gözümde görüntüler, içimde sıkıntılar olmamasına rağmen inanılmaz bir duygusallık yaşamaktayım. Ancak fikirler dökülmeye başladığı için birazdan ardı arkası kesilmeyen anlamsız sorulara boğulacağımdan da öngörülü haberdarım. Yani neredeyse bulaşık yıkarken dahi gözlerimin dolması ve bu durum biraz hoşuma gitmiş olması, böğürerek içimde öylesine biriken tozları atamadığımdan mıdır, yoksa sadece babaocağı, ana kucağının verdiği bir geçmişe dönüklük ve idrak zorunluluğundan mıdır bilinmez ağlayasım var.. Ne kadar zor bir çocuk olduğumu bir akşam boyunca dinlemekle kalmayıp bir de üstüne övüne övüne detaylandırdım, anılar uçuşurken havada, zira olduğum kişiden hiçbir şikayetim yok çok şükür dinimiz amin. İnsan karakterini seçemiyor, bedenin, dilini, rengini, özelliklerini, yeteneklerini. Bilgisayar değiliz ki parça parça toplatıp hayalimizdeki en ideal performansa ve şekle yakın olanı parası neyse veririz diyip elde edelim. Öte yandan her insan kadar benim için de çok zor 'ben' olmak. İçindeki güzellikleri anlatamamak mesela, dillendirememek ne çeşitli duygulara gebe olduğunu, tarif edememek gördüğün canlı renkleri, dokunduğunda hissettiklerini.. Ne zaman sığınsam annemin kokusuna, orada bir müddet asılı kalmak istiyorum. Oysa ki ben değil miydim uzaklara giden, uzaklarda yaşamak için debelenen. Biz uzak olduğumuzda birbirimize kızmıyoruz ve daha iyi anlıyoruz diyen. Peki bu nasıl ikilem. Bir yanım bir an önce bu zayıf görünen duygusallıktan kopup gitmek isterken diğer yanım onların yanında durmak, sadece durmak istiyor. Kıymetini bilemediğim yılların ızdırabı değil elbette ama içerlemesini yaşıyorum sanırım içten içe ve her görüşmemizde karşılıklı yaşlanmış veya yıllanmış olmamızdan kaynaklı tedirgin oluyorum belki de. Hani birini sever de bağlanmaktan korkarsın ya ..
Hiçbir zaman yaşımın gerektirdiği gibi davranamadım zira bana bununla ilgili bir bilgi hiç verilmedi. Hangi yaşta nasıl davranılması gerektiğine dair bir el kitabı, bir tv programı, bir anlatı, dinleti falan. Ergen yaşta büyüdüm kendi içimde, indim çıktım, yetişkin yaşta çocuklaştım, masumlaştım, bir yandan yaşlandım öte yandan rönesans yaşadım. Anne ve babama günbegün duyduğum sevgi, şefkat ve hayranlığın artması onlara bakış açımı isimlendirememeye itiyor beni artık. Onların parçası olmamdan kaynaklı rahatlığım bir yana, keşke ben onları kucağıma alabilsem de saçlarını okşasam, ben onlara baksam, onlar için koşuştursam, onların büyüyüşünü görsem, onları olası tehlikelerden korusam, onlar için yaşasam ama o kadar güçlü müyüm ayrıca bu gerekli mi, beni daha da mutlu edecek olan büyülü dokunuş bu mu peki ya mümkün mü? Herkes kendinden sorumlu değil miydi bu hayatta, öyle anlaşmamış mıydık? Peki ya ödenemeyen haklar ne olacak, her çocuk bunun altında eziliyor mu bir yandan da minnet duyarken? Sen benim en kıymetlimsin demek yetiyor mu ya da..
Sıradan mı hayat gerçekten ya da hırs noksanı olduğu için mi insan savrulur öylece. Geleceğe dair en büyük hayalimin bir karavan, yaşamama yetecek kadar birikim, inekler, çiçekler, müzikler, çıplak yaşamlar, muhtaçlara yardım etmek olması saçma değil mi? Peki sürekli koşturanlar gerçekten de memnunlar mı yaşadıklarından. Beklentisiz olmak ve en uzak olası hayali 30 gün ile sınırlı olmak kötü bir planlama mı? 'İnsanın bir ideali olmalı' derdi annem beraber yaşadığımız yıllarda. Yok işte idealim zira çok da dünyevî, maddî bir şey değil benim beslendiğim, istediğim. Huzura erişmek ve daim kılmak için bir ömür debelenmeyi de çok üzücü bulmamla beraber, aradığım huzurun kaynağına sahipken zamanı durdurmak gibi bir şansım olmadığından mıdır bu yarışa devam etme zorunluluğum. İnsanlara ne olmak istiyorsun diye sorduklarında, en çok kendim olmak istiyorum diye cevap veren kaç kişi var ve bu insanların hayat algısı gerçekten kıt mı yoksa ilahi mi anlayamıyorum. Yani bu biraz da öleceğini bile bile yaşamak gibi bir şey heralde bir nevi kısır döngü. Yaşadığım hayata duyduğum memnuniyet bir yana, öte yandan da çok saçma sapan bir dünyanın parçası olmaktan ötürü biraz anlamsızım açıkcası.
- Nasılsın?
- Normal.
Bu kadar yani. Diyalektiğin bir parçası gibi. Kendinden, hayatından, ailesinden, durumundan çok memnun ama anlamsız. Öylesine..
Büyük şehrin temposundan uzaklaşınca mı başladım acaba dinginliği sorgulamaya.. Stres bağımlısıyız hepimiz su götürmez bir gerçek bu ne kadar acaip bir yandan da. Mutluluğun anahtarı ellerinde. Hadi aç kapılarını, zorla hayallerini, inan güzelliklere ve sevgiye diyeceğim ama geriye kalan soru işaretlerinin de 'Koy götüne gitsin' demeden edemeyeceğim. Böylece soruları yağdırıp yağdırıp sonra cevaplarını bilincim benim için halleder ne de olsa diyerek sallıyorum arka plana. Dişliler tıkırında çalışırken içten içe, eh bir çay bir sigara lazım bunca yazmaktan sıkılmış ellerime..
E hadi eyvallah
Anne bak bak, sonunda modern mini filozof oldum. Aferin bana..
İlk nefesimizden son nefesimize dek öğreniyoruz hayatta. Kimimiz meraklıyken ve hatta aç iken yeni bilgilere, kimimiz sadece kendisine verilenle yetinirken, kimimiz hiiiç te oralı değil aslında kendisine öğretilene, anlatılana. Aslında ne kadar yüce verilen bilgilerin büyük çoğunluğu, diğer kısmı ise akıl süzgecimizden geçmeli elbette kabul edilmeden önce. Ama yıllarını yılmadan, bizleri yetiştirmeye veren öğretmenlerin, her ne kadar bu onların görevi dahi olsa, her yerde olduğu gibi işini en doğru şekilde yapmaya çalışanların bir kısmına denk geldiysek en azından, haklarını nasıl öderiz ya da onlara duyduğumuz minneti ve evrenin bu insanları karşımıza çıkarmış olduğu mutlu gerçeğini nasıl unutabiliriz?
Her biriniz kadar çeşitli öğretmenlerim olmuştur benim de. Bazıları genç bazıları yaşlı renk renk insanlar geçti hayatımdan. Sınıftaki en zayıf ve yazı yazma sıkıntısı yaşayan öğrencinin kendisinden istediği destek adına ders programını değiştirip her hafta kompozisyon yazdıranından, sınıfa girdiğinde 'hepiniz vahşisiniz' diye bağıranına, derste masanın üzerine çıkıp ufkunuzu genişletin farklı açıdan bakın diyeninden, 2 haftada 1 cuma günleri olan dersinde herkesi başını sıraya koyup uyumaya davet eden ve bu sırada bize kitap okuyanından, derste sırana oturup ellerini ovduranından, öğrencilerini görünce korkusundan yolunu değiştirene, kendi kendine konuşurken arkasındaki dolaba çarpıp özür dileyenine kadar pek çok ve gerçekten çok renkli eğitmenlerle tanıştım. Bunların bir kısmı yabancıydı ve aslında dikkatli okunduğunda yukarıdaki örneklemelerden hangilerinin yabancı olduğu çok kolay şekilde ayırt edilebilir.
İşinde iyi olması ne âlâ ancak bir de üzerine insanlığı ön planda, durumdan anlayan öğretmenlere denk geldiyseniz gerçekten torpillilerdensinizdir.
Ayrıca, sizi dünyaya getiren o değerli varlık öğretmense eğer evde neler yaşanır? Aslında annenizin öğretmen olması hem hayırlı hem de zor bir durumdur. Zira o eğitmen kanı elbette kendi çocuğu söz konusu olduğunda renk değiştirir. Bir öğretmen çocuğu olmak değişik bir deneyimdir. Yetişkinliğinize kadar okuldaki öğretmenlerden kurtulup evinize sığındığınızda sizin tam ters açınızda bir gün geçirmiş ve öğretmen olan bir anne ile karşılaşırsınız. Ne mutlu ki öyle gerçekten de.
Bir öğretmen çocuğu olmak demek bir yandan annenizin öğrencilerinin her yasağı delmesine şahit olmak öte yandan o çocukların en çok hangi yanının annenin kalbinde yer ettiğini bilmek ve buna minik kalbinle içerlemektir. Bir öğretmen çocuğu olmak demek içindeki tüm serseriliğe rağmen doğru durmaya çalışmak ancak kendinden vazgeçmemek demektir. Fikirlerini korkmadan dile getirebilmek, haddini aşan öğretmenin dahi olsa cevabını nazikçe vermek demektir. Bir öğretmen çocuğu olmak demek, her şeyi annenden öğrenmek demektir. Annemin çocuğu olmak demek koskoca salonun ortasında devasa bir dekor kumaşı üzerinde resim yapan bir İngilizce öğretmeninin tiyatro tutkusu demektir. Anne karnında klasik müzikle tanışmak ve kendini bulana dek de onun öğretileri ve gösterdiklerini izlemek demektir..
Baş öğretmenin sadıklarından bir annenin çocuğu olmak demek ileri fikirli olmak, septik olmak, farklılıkları görmek, kaliteli olandan anlamak ve bunları farkettiğinde tüm varlığınla şükretmek demektir.
Hep sordum kendime neden bu kadar ürküyorum bugünden diye. Ve sonunda yine kendimi karşıma alıp anlamaya çalıştım. Vardı elbet bir nedeni, çok geçmişten kalan. Defalarca gözümün önüne getirdim o günü, içimde uyanan hıçkırığı havaya döktüm.. Bu sene, geçen senelere nazaran daha iyimser olmaya çabaladım bugüne dair. Çünkü mutluyum, aslında uzun zamandır, doğduğum için. Sıkıntı doğmakla ilgili değildi zaten hiçbir zaman. Bu süreçte hiç gerilmemiş olmam sevgili egomun beni karanlıkta kıstırmasını engelledi elbette. Ne mutlu bana ki sevdiğim ve seven insanlar var çevremde. İzah edince durumu anlayan, anlamaya çalışan, saygı duyan ama sevgisini esirgemeyen. Bu seneki parabirthday kafasını yaşamamam için çabalayan ve bunca rahatlamama vesile olan herkese sonsuz teşekkür ederim. Dostlarım, yakınlarım, sevdiklerim, arkadaşlarım, rastlaştıklarım, özlediklerim, uzaklarım, her birinizi var olduğunuz için, öncelikle, sevgiyle öpüyorum teker teker. Mutlu yıllar hepimize.. Sevgimiz daim olsun. Güzel annem, annem demişken henüz ona hediye alamadım ancak aklımda bunu elbet hayata geçireceğim, iyi ki doğurmuş beni ve iyi ki kalplerinizde yer edebilmişim. En mutlu teşekkürler hepinize gelsin.
Belli mi olur, önümüzdeki senelerde belki, parti bile yaparız :)
Bayramın çilesi ayrı, ancak gelenekleri her ne kadar zamane gençleri olan bizlere artık yer yer daraltıcı gelse de öte yandan modernleşen dünyadan kopup kısa zamanlı olarak ailemize dönmemize sebep olduğu için bence ayrı bir güzel. Hele ki koskoca kurban bayramında sağda solda koşan 1 hayvan, 1 damla kan görmediyseniz, kavurma veya baklava yemek zorunda kalmadıysanız ve en sevdiğiniz sade yemek ile karşılandıysanız, insanın daha ne isterim diyesi geliyor. Bayramda küsler barışır derler, ne gerek var aslında değil mi:) Barışıklar küsmesin yeter önümüze bakalım.
Farklı mekanlarda farklı zamanlarda hep aynı kokuyu duyuyorum. Keşke resmetme ya da betimleme şansım olsaydı ama sanırım aşk gibi bir şey o kokuyu duymak. Saflığın, masumiyetin, yeteneğin, kıymet bilirliğin, samimiyetin, en derin hissiyatı gibi..
Yıllardır uzak kaldığımdan dolayı unutmuşum toprağımın ne denli soğuk olabileceğini. Çok üşüdüm ama öyle güzeldi ki. Saatlerce yürüdüm İstanbul'da bile 1 günde o kadar yürümemiştim. Doğup büyüdüğüm eve baktım gidip. Oturdum karşısındaki apartmanın babalarına. Derin derin soludum sigaramı. Ben orda büyüdüm dedim içimden, acaba kapıyı çalsam ve bunu söylesem ne düşünürler.. Çekindim, başımı önüme eğdim, vazgeçtim. Gözümün önüne getirdim içini, sonra merak etmedim değil tabi. Kimdir nedir içinde yaşayanlar, neler değişmiştir acaba diye. Balkonumuzun seviyesine yükselen bir çam ağacı vardı. Yaşlanmış. Zayıflamış.. Buruk bir gülümsedim eğri dudaklarımla. Sağa sola baka baka taradım sokaklarımı. Güzeldi. Özlemişim. Anıların içinde sıkıştırılmış hissetsem de kısa sürdü. Biraz sıcak bir ortam, sıcak bir içecek ve sonrasında kurduğum hayaller hemen aldı o ruh halinden yükü fazlaca, ağrımış bedenimi.
Fikirlerini kokladım, kalbini öptüm şakaklarından.. İçine kadar işlettim derimin. Çok büyükmüşüm meğer, astarına yetmedi ama olsun dedim. Bu bile ısıtır beni.. Soğuk bayram akşamında bıraktım yine deliliğimi ve çocukluğumu, masumiyetimin tuttum elinden getirdim yanımda parlasın diye.
If you want i can call you as deep and you can call me as sunshine.