Bazen kendimi acımasızca sıkıştırıyorum kenara.. Sürekli olarak insanları dinlemek, onlara zaman ayırmak ve hatta düzenli olarak insanlara yetişmeye çalışmanın sonunda arada bir olduğu gibi gene kapanma isteği içerisinde buldum bedenimi. Ancak bu sefer gerçekten de tek kelam konuşasım yok. Kendi kendime kısa cümleler kurup sonra gerçekliklerini hesaplamaya çalışıyorum verdiğim duygusal tepkilerle. Son birkaç gündür biricik annemin bana çocukken kurduğu bir cümle kulaklarımda çınlıyor. ' Sen çok sevgi dolusun Müge' derdi hep. Bugünlerde bunun iyi mi kötü mü olduğunu anlamaya çalışıyorum. Annemin acaba tam olarak kastettiği neydi?
- Çok sevgi dolusun bu yüzden mantıklı değilsin?
- Sevgini yönetmeyi bilmiyorsun;?
- Sevgi için çekmeyeceğin acı yok?
- O kadar sevgi dolusun ki bana bile fazla geliyor?
- Bunca sevgiye nasıl dayanabiliyorsun, çok zor olmalı?
ya da başka çıkarımlar.
Sevgi dolu olduğumu biliyorum hatta bu durumun sert duruşumla büyük bir tezat oluşturması da çok ironik geliyor ancak bu sevginin seviyesi neden artık beni biraz yormaya başladı onu anlamaya çalışıyorum. İnsan kendi sevgisinin altında ezilir mi yahu? İnsanlara beslediğim sevgiyi artık daha fazla yaşatmak istememem bundan mı peki? Ailemi tenzih edersek, en çok sevdiğim insanların bile yüzlerini görmek istememem, seslerini duymak istememem neden? Sanırım şu sıralar o çok kıymetli sevgiyi sadece kendi içimde tartmam ve hatta sadece kendime akıtmam gerekiyor. Ve kendimden vazgeçemeyeceğime göre belki bazı sevgilerden vazgeçmem mi lazım acaba? Bir sürü sorular içindeyim. Sağlıksız kararlar vermemek için iletişimsizliğe sığındım. Arka planda çok sevgili bilincim zamanı gelince en doğru şekilde durumları değerlendirip, uygun bir çıkış yolu bulacaktır bu duygusal kaostan. Sevgili Egom 'Güneş' bu sefer biraz kırıcı söylemlerde bulunduğu için de 'unreachable' statüsünde sadece asılı kalıyorum havada.
Öte yandan da bu da bir mekanizma, zaman zaman kapanıyorum ki sonunda güzel güzel çiçekler açıyorum. Ama işte en kötüsü beklemek sanırım. Ne olacağını ne zaman ne şekilde olacağını bilmeden sadece beklemek. Anlatmak rahatlatır ya normalde, bu sefer rahatlatmıyor.
Ben korkularımla yüzleşmeye gidiyorum, meydan size emanet..
2 sene oldu kendi düzenimi kurup geliştirmeye başlayalı. Günbegün anlıyorum evet adımın büyüğü olmaz. Mutluluk öylesine yayılmış ki içime, gün içindeki o sıradan stresin yanısıra aslında bakarsan pek de derdim tasam yok hayatta. Durum insanı olmamdan müteveellit midir bilemiyorum ama genelde keyfim yerinde ya da modum normal benim.
Ama bunların hepsi öyle geceden gündüze gelişmedi elbette. Gerçekten hayal etmem ve inanmam gerekti aydınlığın bir adım ötemde başlayacağına. Ve öyle kolay değil adım atmak aslında kalıplaşmış düşünceler için. En yüksek dağın tepesindeki bayrak gibi ulaşılmaz gelebiliyor insana. Görüyorsun oysa ki bir kere adım atabildiğin zaman devamı tabi ki daha kolay oluyor en azından yorulduğunu deneyimleyebiliyorsun. İşte tam da bundan dolayı en önemli olan o ayağı kaldırmakmış meğer zira aslında hepimizin sorunlarından biri olan üşengeçlik veya genelde yorgun olma durumu veya bizi ele geçiren korkularımız tüm bu yapmak istediklerimizi yapmamıza en büyük engel. Bir hadi'ye bakıyor sadece bir yola girmenin başlangıcı. Bir kapı açıyorsun önünde yepyeni, çerçevesindeki görüntü taze, insanları, olayları sıradan olmayan ve koyuluyorsun yola bu macerada. Kalıplarından çıkamayan, hayata karşı koyamayan, çıplak kalamayan insanları yavaş yavaş yakıyorum lavabomda. Rengarenk değişik lezzetlerde şekerler gibi biriktiriyorum sevdiklerimi, hayran olduklarımı ancak en nihayetinde hepimiz insanız büyütmüyorum içimde, olmuyorsa, olduramıyorsam zorlamıyorum.
Hayatın yoğun temposu, artık motivasyonun kişi tarafından sağlanmasını gerektiriyor (bir nevi şarjlı hayvanlara döndük 21. yüzyıl ile beraber. Ya güneş enerjisi ile şarj olacaksın ya da kendini yererek yahut överek ya da fikirleri geçiştirerek sonuç olarak hep kendi kendine gerçekleştirmen gereken bir dolum eylemi sözkonusu.) ve artan fiziksel yorgunluk sebebiyle hafta sonlarından medet umar oluyoruz ya da tatil hayalleri kurarken buluyoruz kendimizi, kıpır kıpır duygular eşliğinde. Dönüp baktığımda nice hafta sonu dinlenememişim bu inancıma rağmen. Üzülüyorum sonuçta hepsi o duyguya yaklaşmak için girişimlerimdi. Yaşayabildiğim anlar eşsiz kıymetli. İnsan istiyor ki ruhu beslensin, fikri dinginleşsin, bir deniz yüzü görsün, olmadı sevdiği insanla- insanlarla vakit geçirsin veya güzel çekici bir etkinliğe katılsın en nihayetinde kendine ayırabildiği yegane zaman haftasonu bari evde pineklemeyeyim de değişik olsun bir şey yapmış olayım diyorsun istemsiz. Ama işte yollar boyu gidersin bedenin dinlenmez, evde kalırsın ruhun dinlenmez, etkinlik manyağı olursun beynin dinlenmez. Demek ki dinlenmek de bir yaştan sonra öyle çok olası bir durum olma özelliğini kaybediyor. Sonrasında düşünüyorsun o zaman neden debeleniyorum, ne için? Cevap çok basit, her şey ve herkesten önce elbette kendin için. Kendi iyiliğin, kendi dengen için attığın tüm adımlar. Hırslarını ve gelecek planlarını zaman zaman ralentiye alması gerek insanın kendi iç dengesini muhafaza edebilmesi uğruna. Ve hayallerinin bir kısmının istediğin gibi gelişmemesi engel değil daha da güzel ve yeni hayaller kurmana..
Kışın öylesine uğradığı bir şehir burası ve ardından kocaman güneş açtıran, rüzgarı çapkın, yanağından öpücük alıp dolanır başka kadınların boynuna.. İnsanların dingin, hayvanların keyifli, denizin mavi olduğu bir şehir burası. Oysa istemez mi insan sevdiği her şey yamacında oluversin. Ohh mis anne baba, sevgili, dost kardeş, komşunun köpeği vs sevdiği her şey çevresinde olsa kişinin, o zaman motivasyonun alası mı olur? Cevap : olmayabilir ama düşünmesi bile güzel. Sonuçta motivasyonun bireyselliği ve diğer insanların düşüncelerinin senin sorunun olmaması hakikati bir araya gelince en azından yaptığın her şeyi kaygısız yapabiliyorsun. eh bu da bir motivasyon şekli ne güzel ki.
Biriktirdiklerin de tükeniyor ne yazık ki insanlara dair. Gerçi insan beyninin bir kere kaydettiği görüntüyü ve/veya duyguyu sonsuza kadar yaşatabilme özelliği var. Peki bunun için neden ekstra mesai harcasın. Eğer böyle bir özellik var ise anıları yaşadığın mekanlara, insanlara, lezzetlere, olaylara ve müziklere neden ihtiyaç duyasın? Eğer insan barındırıp yaşatabiliyorsa duyguyu o zaman ötekilere ne gerek var. Ötekiler de bunu başarsın tamamen robotlaşalım oldu olacak.. İşte böyle kolay değil yaşamak, insanoğlu bir iletişim ağının parçası. Uyandığında sevdiği birini görmek için evlenir çoğu; acısını, coşkusunu, özlemini paylaşmak için ziyaret eder; eğlenmek ve bütünleşmek için toplaşır vs. Bunların hepsini kendiyle yapmak yerine başkalarına da pay vermesi halinde, ki yaşamın gerektirdiklerinden birisi de budur muhtemelen, öyle ya da böyle bir yeri dinlenirken bir başka yeri yorulmaya mahkumdur. Eğer ki tüm sevdiklerini yamacına toplayamıyorsan, sıcak tutmak için güzel anlarını yorulacaksın. Yorulmadığın yerde soğuyor anıların. Silikleşiyor eski tozlu fotoğraflar gibi. O zaman da robotik beynini devreye sokup korumaya alıyorsun soluk resmi hali hazırdaki dijital anı albümünde..
Hiç bitmesin, o keyifli anlar tükenmesin istiyorsun. Ama o çok sevdiğin güneş bile batıyor, hem de her gün.
Bugün senenin son günü, son cumartesisi aynı zamanda. Soğuk ve yağmurlu bir İstanbul akşamında, Christmas şarkıları eşliğinde çayımı yudumlayıp hoş sohbetlere dahil olurken biraz anlatmak istedim. 2012 senesinin, her ne kadar çift sayı olmasından dolayı biraz garipsesem de, oldukça tatmin edici bir şekilde ilerleyeceğine ancak aynı zamanda heyecandan öte derin bir huzur barındıracağına dair bir hissiyatım var. Böyle filmlerde kocaman bir bahçe ya da geniş arazilerin içindeki ahşap evler olur ya; camı açtığında gökyüzü açık mavi, minik tombul beyaz bulutlar, karşında yeşil ağaçlar, gölgelerinde gizlenen başka yerkeşkeler, daha yakında sarı sarı başaklar daha da yakında kahverengi bir toprak, çitler, hayvanlar, güzel kokular, sımsıcak turuncu sarı bir güneş.. Tam olarak sabah uyanıp panjuru açmak üzere hareketlenmiş ve hatta çok hafif aralamış da güneşin süzülerek hem karşımdan hem de panjurun aralarından yatay olarak bedenimi sarması gibi hissettiriyor yarından sonraki hayatım.Geçtiğimiz sene gerçekleşmesini istediğim tüm güzellikler ve atmak istediğim adımların çoğunu deneyimlemiş olmaktan dolayı 'aferin bana evet' diye saçımı okşuyorum, yanağımdan makas alıyorum. Demek ki istedikleri oluyormuş insanın bir kere daha öğrenmiş olduk. eh koskoca 365 gün 1 level desek, bu sene yeni bir tünele girecek olmak çok heyecanlı oluyor bu durumda. Öncelikle geçen sene yeltenemediğim hayallerimi kısa zamanda tamamlayıp üzerine de biraz biraz renkler, yapraklar, damlalar, sihirli tozlar serpiştirip harmanlamayı planlıyorum. Başıma gelen en can sıkıcı olaya dahi inanılmaz bir şükran duyuyorum bu sebeple.
İşin aslı aslında insanları oldukları gibi sevebilmeyi başarmakta. Kişilere karşı geliştirdiğimiz, yıllarca, yaşadıkça, doğal olarak biriktirdiğimiz, yargıları mimimuma indirgeyip insanları sadece oldukları sevmeye devam edebildiğinde insan daha mutlu oluyor. Anladıkça besleniyor güzel duygular ve köreliyor insanlığın laneti. O zaman işte, mimikler, bakışlar, hareketler, tonlamalar, sözcükler gerçekten değerli oluyor. Bir insana sarılmanın samimiyeti ya da sadece bir gülümseme bile havai fişekleri patlatıyor damarlarında, genişliyor, nefes alıyorsun sonsuz bir plajda, dalgaları köpürten rüzgar öpüp geçiyor yanaklarından.
2011 senesi pek çoğumuz için bir farkındalık senesi olarak geçti sanırım. Yeni insanlar tanındı, yeni olaylar yaşandı, pek çok hayalin gerçekleştiği bir seneydi 2011. Zor günler ardıldı, güç ve direnç ve inanç gerektirdi zaman zaman. Yüksek motivasyonların sabitlendiği bir seneydi aynı zamanda. Anlayışa adım atma senesiydi hem 1. hem 3. tekiller için. eh böylesine duru, normal bir senenin arından elbette daha da iyi bir senenin gelmesi beklenebilirdi ancak
Medeniyetin gelişimle doğru orantılı artması gerekirken azaldığı günümüzde, dilerim
Her insanın pişmanlıkları vardır muhakkak, kimse mükemmel değil ne de olsa, gerçi daha önce de dile getirdiğim gibi ben gayet sıradan bir mükemmelliğe sahip olduğum kanısındayım :) Her neyse, aileme sığındığımdan mıdır bilinmez aklımda sorular, gözümde görüntüler, içimde sıkıntılar olmamasına rağmen inanılmaz bir duygusallık yaşamaktayım. Ancak fikirler dökülmeye başladığı için birazdan ardı arkası kesilmeyen anlamsız sorulara boğulacağımdan da öngörülü haberdarım. Yani neredeyse bulaşık yıkarken dahi gözlerimin dolması ve bu durum biraz hoşuma gitmiş olması, böğürerek içimde öylesine biriken tozları atamadığımdan mıdır, yoksa sadece babaocağı, ana kucağının verdiği bir geçmişe dönüklük ve idrak zorunluluğundan mıdır bilinmez ağlayasım var.. Ne kadar zor bir çocuk olduğumu bir akşam boyunca dinlemekle kalmayıp bir de üstüne övüne övüne detaylandırdım, anılar uçuşurken havada, zira olduğum kişiden hiçbir şikayetim yok çok şükür dinimiz amin. İnsan karakterini seçemiyor, bedenin, dilini, rengini, özelliklerini, yeteneklerini. Bilgisayar değiliz ki parça parça toplatıp hayalimizdeki en ideal performansa ve şekle yakın olanı parası neyse veririz diyip elde edelim. Öte yandan her insan kadar benim için de çok zor 'ben' olmak. İçindeki güzellikleri anlatamamak mesela, dillendirememek ne çeşitli duygulara gebe olduğunu, tarif edememek gördüğün canlı renkleri, dokunduğunda hissettiklerini.. Ne zaman sığınsam annemin kokusuna, orada bir müddet asılı kalmak istiyorum. Oysa ki ben değil miydim uzaklara giden, uzaklarda yaşamak için debelenen. Biz uzak olduğumuzda birbirimize kızmıyoruz ve daha iyi anlıyoruz diyen. Peki bu nasıl ikilem. Bir yanım bir an önce bu zayıf görünen duygusallıktan kopup gitmek isterken diğer yanım onların yanında durmak, sadece durmak istiyor. Kıymetini bilemediğim yılların ızdırabı değil elbette ama içerlemesini yaşıyorum sanırım içten içe ve her görüşmemizde karşılıklı yaşlanmış veya yıllanmış olmamızdan kaynaklı tedirgin oluyorum belki de. Hani birini sever de bağlanmaktan korkarsın ya ..
Hiçbir zaman yaşımın gerektirdiği gibi davranamadım zira bana bununla ilgili bir bilgi hiç verilmedi. Hangi yaşta nasıl davranılması gerektiğine dair bir el kitabı, bir tv programı, bir anlatı, dinleti falan. Ergen yaşta büyüdüm kendi içimde, indim çıktım, yetişkin yaşta çocuklaştım, masumlaştım, bir yandan yaşlandım öte yandan rönesans yaşadım. Anne ve babama günbegün duyduğum sevgi, şefkat ve hayranlığın artması onlara bakış açımı isimlendirememeye itiyor beni artık. Onların parçası olmamdan kaynaklı rahatlığım bir yana, keşke ben onları kucağıma alabilsem de saçlarını okşasam, ben onlara baksam, onlar için koşuştursam, onların büyüyüşünü görsem, onları olası tehlikelerden korusam, onlar için yaşasam ama o kadar güçlü müyüm ayrıca bu gerekli mi, beni daha da mutlu edecek olan büyülü dokunuş bu mu peki ya mümkün mü? Herkes kendinden sorumlu değil miydi bu hayatta, öyle anlaşmamış mıydık? Peki ya ödenemeyen haklar ne olacak, her çocuk bunun altında eziliyor mu bir yandan da minnet duyarken? Sen benim en kıymetlimsin demek yetiyor mu ya da..
Sıradan mı hayat gerçekten ya da hırs noksanı olduğu için mi insan savrulur öylece. Geleceğe dair en büyük hayalimin bir karavan, yaşamama yetecek kadar birikim, inekler, çiçekler, müzikler, çıplak yaşamlar, muhtaçlara yardım etmek olması saçma değil mi? Peki sürekli koşturanlar gerçekten de memnunlar mı yaşadıklarından. Beklentisiz olmak ve en uzak olası hayali 30 gün ile sınırlı olmak kötü bir planlama mı? 'İnsanın bir ideali olmalı' derdi annem beraber yaşadığımız yıllarda. Yok işte idealim zira çok da dünyevî, maddî bir şey değil benim beslendiğim, istediğim. Huzura erişmek ve daim kılmak için bir ömür debelenmeyi de çok üzücü bulmamla beraber, aradığım huzurun kaynağına sahipken zamanı durdurmak gibi bir şansım olmadığından mıdır bu yarışa devam etme zorunluluğum. İnsanlara ne olmak istiyorsun diye sorduklarında, en çok kendim olmak istiyorum diye cevap veren kaç kişi var ve bu insanların hayat algısı gerçekten kıt mı yoksa ilahi mi anlayamıyorum. Yani bu biraz da öleceğini bile bile yaşamak gibi bir şey heralde bir nevi kısır döngü. Yaşadığım hayata duyduğum memnuniyet bir yana, öte yandan da çok saçma sapan bir dünyanın parçası olmaktan ötürü biraz anlamsızım açıkcası.
- Nasılsın?
- Normal.
Bu kadar yani. Diyalektiğin bir parçası gibi. Kendinden, hayatından, ailesinden, durumundan çok memnun ama anlamsız. Öylesine..
Büyük şehrin temposundan uzaklaşınca mı başladım acaba dinginliği sorgulamaya.. Stres bağımlısıyız hepimiz su götürmez bir gerçek bu ne kadar acaip bir yandan da. Mutluluğun anahtarı ellerinde. Hadi aç kapılarını, zorla hayallerini, inan güzelliklere ve sevgiye diyeceğim ama geriye kalan soru işaretlerinin de 'Koy götüne gitsin' demeden edemeyeceğim. Böylece soruları yağdırıp yağdırıp sonra cevaplarını bilincim benim için halleder ne de olsa diyerek sallıyorum arka plana. Dişliler tıkırında çalışırken içten içe, eh bir çay bir sigara lazım bunca yazmaktan sıkılmış ellerime..
E hadi eyvallah
Anne bak bak, sonunda modern mini filozof oldum. Aferin bana..
İlk nefesimizden son nefesimize dek öğreniyoruz hayatta. Kimimiz meraklıyken ve hatta aç iken yeni bilgilere, kimimiz sadece kendisine verilenle yetinirken, kimimiz hiiiç te oralı değil aslında kendisine öğretilene, anlatılana. Aslında ne kadar yüce verilen bilgilerin büyük çoğunluğu, diğer kısmı ise akıl süzgecimizden geçmeli elbette kabul edilmeden önce. Ama yıllarını yılmadan, bizleri yetiştirmeye veren öğretmenlerin, her ne kadar bu onların görevi dahi olsa, her yerde olduğu gibi işini en doğru şekilde yapmaya çalışanların bir kısmına denk geldiysek en azından, haklarını nasıl öderiz ya da onlara duyduğumuz minneti ve evrenin bu insanları karşımıza çıkarmış olduğu mutlu gerçeğini nasıl unutabiliriz?
Her biriniz kadar çeşitli öğretmenlerim olmuştur benim de. Bazıları genç bazıları yaşlı renk renk insanlar geçti hayatımdan. Sınıftaki en zayıf ve yazı yazma sıkıntısı yaşayan öğrencinin kendisinden istediği destek adına ders programını değiştirip her hafta kompozisyon yazdıranından, sınıfa girdiğinde 'hepiniz vahşisiniz' diye bağıranına, derste masanın üzerine çıkıp ufkunuzu genişletin farklı açıdan bakın diyeninden, 2 haftada 1 cuma günleri olan dersinde herkesi başını sıraya koyup uyumaya davet eden ve bu sırada bize kitap okuyanından, derste sırana oturup ellerini ovduranından, öğrencilerini görünce korkusundan yolunu değiştirene, kendi kendine konuşurken arkasındaki dolaba çarpıp özür dileyenine kadar pek çok ve gerçekten çok renkli eğitmenlerle tanıştım. Bunların bir kısmı yabancıydı ve aslında dikkatli okunduğunda yukarıdaki örneklemelerden hangilerinin yabancı olduğu çok kolay şekilde ayırt edilebilir.
İşinde iyi olması ne âlâ ancak bir de üzerine insanlığı ön planda, durumdan anlayan öğretmenlere denk geldiyseniz gerçekten torpillilerdensinizdir.
Ayrıca, sizi dünyaya getiren o değerli varlık öğretmense eğer evde neler yaşanır? Aslında annenizin öğretmen olması hem hayırlı hem de zor bir durumdur. Zira o eğitmen kanı elbette kendi çocuğu söz konusu olduğunda renk değiştirir. Bir öğretmen çocuğu olmak değişik bir deneyimdir. Yetişkinliğinize kadar okuldaki öğretmenlerden kurtulup evinize sığındığınızda sizin tam ters açınızda bir gün geçirmiş ve öğretmen olan bir anne ile karşılaşırsınız. Ne mutlu ki öyle gerçekten de.
Bir öğretmen çocuğu olmak demek bir yandan annenizin öğrencilerinin her yasağı delmesine şahit olmak öte yandan o çocukların en çok hangi yanının annenin kalbinde yer ettiğini bilmek ve buna minik kalbinle içerlemektir. Bir öğretmen çocuğu olmak demek içindeki tüm serseriliğe rağmen doğru durmaya çalışmak ancak kendinden vazgeçmemek demektir. Fikirlerini korkmadan dile getirebilmek, haddini aşan öğretmenin dahi olsa cevabını nazikçe vermek demektir. Bir öğretmen çocuğu olmak demek, her şeyi annenden öğrenmek demektir. Annemin çocuğu olmak demek koskoca salonun ortasında devasa bir dekor kumaşı üzerinde resim yapan bir İngilizce öğretmeninin tiyatro tutkusu demektir. Anne karnında klasik müzikle tanışmak ve kendini bulana dek de onun öğretileri ve gösterdiklerini izlemek demektir..
Baş öğretmenin sadıklarından bir annenin çocuğu olmak demek ileri fikirli olmak, septik olmak, farklılıkları görmek, kaliteli olandan anlamak ve bunları farkettiğinde tüm varlığınla şükretmek demektir.
Hep sordum kendime neden bu kadar ürküyorum bugünden diye. Ve sonunda yine kendimi karşıma alıp anlamaya çalıştım. Vardı elbet bir nedeni, çok geçmişten kalan. Defalarca gözümün önüne getirdim o günü, içimde uyanan hıçkırığı havaya döktüm.. Bu sene, geçen senelere nazaran daha iyimser olmaya çabaladım bugüne dair. Çünkü mutluyum, aslında uzun zamandır, doğduğum için. Sıkıntı doğmakla ilgili değildi zaten hiçbir zaman. Bu süreçte hiç gerilmemiş olmam sevgili egomun beni karanlıkta kıstırmasını engelledi elbette. Ne mutlu bana ki sevdiğim ve seven insanlar var çevremde. İzah edince durumu anlayan, anlamaya çalışan, saygı duyan ama sevgisini esirgemeyen. Bu seneki parabirthday kafasını yaşamamam için çabalayan ve bunca rahatlamama vesile olan herkese sonsuz teşekkür ederim. Dostlarım, yakınlarım, sevdiklerim, arkadaşlarım, rastlaştıklarım, özlediklerim, uzaklarım, her birinizi var olduğunuz için, öncelikle, sevgiyle öpüyorum teker teker. Mutlu yıllar hepimize.. Sevgimiz daim olsun. Güzel annem, annem demişken henüz ona hediye alamadım ancak aklımda bunu elbet hayata geçireceğim, iyi ki doğurmuş beni ve iyi ki kalplerinizde yer edebilmişim. En mutlu teşekkürler hepinize gelsin.
Belli mi olur, önümüzdeki senelerde belki, parti bile yaparız :)
Bayramın çilesi ayrı, ancak gelenekleri her ne kadar zamane gençleri olan bizlere artık yer yer daraltıcı gelse de öte yandan modernleşen dünyadan kopup kısa zamanlı olarak ailemize dönmemize sebep olduğu için bence ayrı bir güzel. Hele ki koskoca kurban bayramında sağda solda koşan 1 hayvan, 1 damla kan görmediyseniz, kavurma veya baklava yemek zorunda kalmadıysanız ve en sevdiğiniz sade yemek ile karşılandıysanız, insanın daha ne isterim diyesi geliyor. Bayramda küsler barışır derler, ne gerek var aslında değil mi:) Barışıklar küsmesin yeter önümüze bakalım.
Farklı mekanlarda farklı zamanlarda hep aynı kokuyu duyuyorum. Keşke resmetme ya da betimleme şansım olsaydı ama sanırım aşk gibi bir şey o kokuyu duymak. Saflığın, masumiyetin, yeteneğin, kıymet bilirliğin, samimiyetin, en derin hissiyatı gibi..
Yıllardır uzak kaldığımdan dolayı unutmuşum toprağımın ne denli soğuk olabileceğini. Çok üşüdüm ama öyle güzeldi ki. Saatlerce yürüdüm İstanbul'da bile 1 günde o kadar yürümemiştim. Doğup büyüdüğüm eve baktım gidip. Oturdum karşısındaki apartmanın babalarına. Derin derin soludum sigaramı. Ben orda büyüdüm dedim içimden, acaba kapıyı çalsam ve bunu söylesem ne düşünürler.. Çekindim, başımı önüme eğdim, vazgeçtim. Gözümün önüne getirdim içini, sonra merak etmedim değil tabi. Kimdir nedir içinde yaşayanlar, neler değişmiştir acaba diye. Balkonumuzun seviyesine yükselen bir çam ağacı vardı. Yaşlanmış. Zayıflamış.. Buruk bir gülümsedim eğri dudaklarımla. Sağa sola baka baka taradım sokaklarımı. Güzeldi. Özlemişim. Anıların içinde sıkıştırılmış hissetsem de kısa sürdü. Biraz sıcak bir ortam, sıcak bir içecek ve sonrasında kurduğum hayaller hemen aldı o ruh halinden yükü fazlaca, ağrımış bedenimi.
Fikirlerini kokladım, kalbini öptüm şakaklarından.. İçine kadar işlettim derimin. Çok büyükmüşüm meğer, astarına yetmedi ama olsun dedim. Bu bile ısıtır beni.. Soğuk bayram akşamında bıraktım yine deliliğimi ve çocukluğumu, masumiyetimin tuttum elinden getirdim yanımda parlasın diye.
If you want i can call you as deep and you can call me as sunshine.
Ne kadar da hüzünlü aslında hayatın ta kendisi.. Çocukluğumuzdan yaşlanmamıza dek hep bir şeyleri öğrenmek, başarmak ve hatta yarışmak için zamanla didindik durduk. Öğrendiklerimiz ya da bize zorla öğretilen pek çok bilgiden, ileriki yıllarda kullanmama olasılığına ya da sırf kalpten ezberletilmiş olmalarından kaynaklı hiç faydalanmadık. Hem gerek görmedik, hem de zaten hiç sevmemiştik. Pırıl pırıl zihinlerimize, sağdan soldan toplama ve ego kokan bir sisteme dair aşırı yüklü ve hissiz bilgiler yerleştirildi. Kendine özgü dahi olmayan bu sistemin piyonu olmuştuk pek çok insan gibi. Karşı çıkışlarımız ve boyun eğişlerimiz oldu her zaman ve olmaya devam da edecek muhakkak. Oysa ki bunca bilginin içinde boğulurken gencecik bedenlerimiz içten içe tüketilmeye çalışıldı nüvemiz. İnsanlığımız. Dünyanın her yerinde, her gün onbinlerce canlı acı içinde. Ancak biz insan hayvanı o denli yoketmeye odaklanmışız ki. Görememekteyiz kendimizi, kökenlerimizi, varlığımızdaki engin anlamı. Hangi canlı zırf zevk için yokeder ki insan dışında. Ve üstüne övünebilir bu aşağılıklığıyla. Ama biz her birimiz, o kadar betonlaşmış, teknolojik, insanlıktan uzak canavarlara dönüşüyoruz ki çağdan çağa, bir yandan iç çekip geçiştiriyorum, orta yaşlı ruhum en azından en kötü günlerine şahit olmayacak bu dünyanın, öte yandan düzeni değiştirmeye gücüm yetmediğinden içerliyorum.
Çaresizliğin her canlı için yarattığı hissiyat muhtemelen aynıdır. Yıllar önce 17 ağustos depreminden 72 saat sonra sağ çıkan birini tanıdım. Meğer benzermiş kanımız. Gözlerindeki kaybetmişliğin acısı ile yaşıyor olmanın ve kurtarılmış olmanın verdiği minnet duygusu içiçe geçmişti. Hanesinden tek sağ çıkan bu kadına kim hayatın mükemmel ve umut dolu olduğunu anlatmaya cüret edebilirdi ki.. Zaman işte en acımasız ilaç, hem iyileştirir, hem muhafaza eder duyguları senin için.
Bizler aldığımız milyonlarca nefesin kaçının farkındayızdır ya da sırf yaşıyor olduğumuz için bile kaçımız minnet duyuyordur evrene? Hayatın kısmi olarak satın alınabildiği bir devirde halen yaşıyor olmak ne muazzam bir nimettir oysa ki. Dağ gibi adamlar mi devrilmedi narin gözlerimizin önünde.
Üzerinde yaşadığımız değil ama içine ettiğimiz dünyanın ve yaşamın az biraz bilincinde olabilse insanoğlu, biraz daha sevgi dolu olabilse, her kötülük azalır. Savaşlar da tabii. Ocaklara düşen ateşler de. Hepimiz, acımasızca parçaladığımız bu toprakların altını ziyaret edeceğiz elbette ve tabi ki istemsiz. Sırf bunca sene bize yaşam sağladığı için bile dünyayı bir nebze sevmeyi başarsak işte o zaman bahsi geçen azar azar sevgiler adem evladını mutlu ve bereketli bir geleceğe taşıyacaktır. 1000 adımdan 100 tanesinin hakkını verebilsek, ve sırf kendimiz için bile bunu denesek, yaşanılası bir yer olurdu yeryüzü.
Sefalet içinde çaresizce bekleyen insanımıza güç, sabır ve sağlık diliyorum.
Acıların azaldığı, refah ve mutluluk düzeyinin arttığı, toplumların barıştığı ve insanların seviştiği bir dünyanın hayaliyle...
Her insanın farklı yaklaşımları oluyor olaylara. Ayrıca ne mutlu ki öyle. Herkesin aynı düşündüğü bir dünyayı hayal hadi etmek istemezdim. Yakın geçmişte muhakkak ki nedenleri olan ancak halen idrakına tam olarak varamamış olmamla beraber anlamaya çalıştığım bir özel gün hakkında düşünüyorum. Doğum günü. Insanın sevdikleri tarafından genellikle kutlanan bu güzel güne anlam yüklemediği ve hatta sevmediği de olabiliyor. Ama olaylara farklı yaklaşmaya çalışınca en azından çevremizdekilerin tepkilerindeki abartıyı anlayabiliyoruz. Bu çoşkunun sebebi elbette ki mükemmel bir insan olmamızdan kaynaklanmaz. Kaldı ki ben gayet mükemmel olduğum kanısındayım :) Şaka bir yana, herkesin kusurları var ve ne mutlu ki hepimiz bu durumdan haberdarız . Ben arkadaşlar ve çevre çerçevesinden öte anne çerçevesinden konuyu ele almak istiyorum. Ve bu sene kendi doğum günümde anneme hediye almayı planlıyorum. Zira annelik elbette yaşanmadan asla anlaşılamayacak bir bağ ve duygu. İçinde uzun süre boyunca bir varlıkla yaşıyorsun. Nefes aldıkça sen o da seninle kalp atıyor. Beslendiğinde, uyuduğunda, güldüğünde, ağladığında hep seninle ve senin etkinde. Attığın her adımı onu düşünerek atmak gibi bir zorunluluğun var. Zamanı gelip de içinden çıkıp da kollarında kavuşmanıza kadar birbirinizi hiç bilmiyorsunuz. Ve hatta biz çocuklar çok çok daha sonra onu/ onları tanıyabiliyoruz ki, onyıllar bile alabiliyor. Ama anne, seni içinde ve dışında büyütmekle kalmıyor, seninle var olmaya devam ediyor. İçinden koparılan büyükçe parçasını hayatta tutmak için, iyi yetiştirmek için, kendi yaşadıklarını sana yaşatmamak için sürekli olarak direniyor hayata. Kendi yalnızlığına ağlamıyordur bir anne evladınınki kadar. Bizler çocuklar olarak o bağın ne demek olduğunu anlayamadığımızdan beklenen tepkileri vermiyoruz her zaman. Bunun öncelikli sebebi özgürlük duygusu, ikincil sebebi ise yılları beraber geçirdiğimizden kaynaklı tahammülsüzlüğümüz ve dolaylı olarak ön yargılı olmamız, o çok değerli insanlara. Bu kaçınılmaz bir durum aslında, her insanın başından geçen.. Doğduğum için mutlu olan insanlar tanıyorum ve hayatımın her yeni yaşında daha nicelerine beraber olmamızı ümit edenleri. Ben de sevdiğim insanların nice günlerinde yanlarında olmayı umuyorum ayrıca. Mevzu kişinin kendi doğum günü olduğunda zaman zaman daha coşkulu ya da karamsar olabiliyor. Dünyaya gelmek benim seçimim olmadığından dolayı bu seremoni anlamsız gelse de burada yaşamak, kendim olarak yaşamak, kendi hayatımı yönetmek ve bunun bilincinde olmak güzel. Yeniden dünyaya gelsem annem değişmesin isterdim. Bir anneyi anlamaya çalışmak ve hatta bunu başarabilmek çok zor, kaldı ki insanın kendisiyle bile anlaşması her zaman mümkün olmuyor. Sevdiğim insanların varoluşlarından dolayı duyduğum mutluluk bir yana annelerinin böylesine sevilesi evlatları yaşatabilmiş ve yetiştirebilmiş olmalarından dolayı hissettiğim saygı sonsuz. Ne mutlu ki doğurmuşsunuz bizleri, iyi ki bizimlesiniz. İyi ki varsınız anneler. Sizsiz dünya katlanılmaz bir yer olurdu.
Iyi ki doğdun çocuk ve iyi ki doğurdun anne..
Sevgi her zaman annelerimizin bize duyduğu gibi aşk ve sonsuzluk dolu olsun..
Hayat, insana bazen geçmişinde kapalı olan kapıları yeniden aralama olanağı tanır. Bu olanak elbette ki gelişigüzel değil. Yaşananlar, yaşananlara verdiğin tepkiler, yaşayamadığın günlere dair duyduğun merak, hayattan aldığın derslerin ardından, zamanında verdiğin değer ve beslediğin sevginin karşılığı olarak belki de geçmiş senelerde rafa kaldırdığın ama içten içe hiç tozlanmasına izin vermediğin, o sevgili kitapları ve az eskimiş sayfalarının kokusunu derince içine çekme şansı veriyor... Yılların ardından yeniden aynı heyecanı yaşamanın paha biçilmezliği ile yıllar önce ve boyunca yaşayamadığın tüm saniyelere, çok olmamakla beraber, içerlerken bulabiliyorsun kendini.. Eh kavuşmalar, unutulmaz anlar, hoş sohbetler, değişik yemekler, sıcak ortamlar, güzel deneyimler ve ölümsüz anıları biriktirip yetinmeyi öğreniyorsun her seferinde..
Tutup çekesi gelmez mi insanın o en değerli anları diğer sıradanların arasından? Gelir muhakkak.. Camdan bir fanusa yaslayıp tüm dinginliğini, derinliğini ve doğallığını baş köşesine koyarsın yüreğinin, zihninin. Daha bir üstüne titrer insan böyle vak’alarda. Eskiden erişme şansın olan, yakın olduğun insan ve nesnelerden , mekanlardan uzakta, onların özlemiyle yaşarken bir yandan, her ne kadar uzak olmaları üzücü olsa da, hayatın sana geçmişte yarım kalan olayları değerlendirip yönlendirme ve yaşama şansı vermesinden dolayı minnet duyarsın ellerini kavuşturup..