3 Ekim 2012 Çarşamba

-In The Light of Love- Last word


Derindi!
Sesi, sessizliği, bakışlarını taşırdı ismi.
Büyüleyiciydi bir yanı, insanı kendinden alır,
Çorak diyarlarda, semanın altında, bırakırdı bir başına.

Dünya bir yana dururdu, evren öteye,
Bir gözlerinden yansıyan melek yüz kalırdı geriye
Göktü o, güneş, toprak, su, yaşamın ta kendisi.
Ne karmaşık renkler dönerdi içinde insanın,
O dokunduğunda ruhuna adeta.

Gün sanır, peşinden sürüklerdi istemsiz
İndikçe derinlere kaybolurdu oysa ki,  adında
Aydınlanınca gözleri, göründü, içinden fışkıran ile aslolan bir değildi

Yine de her iç çekişte, bir parçasını taşırdı ruhuna nefesinde.
Sonsuzlukta beraber var olmak adına değil bu sefer,
Anladı ki ne kadar güzelmiş aslında kendi gözleri, bakan olduğu için.
Gönül pencerlerinden yansıyan ışıklar adına,
Derinlerinden çıkarıp, saldı geçmişini doğaya,
Devam edebilmek için kaderinin yolunda.

T.

5 Eylül 2012 Çarşamba

- Free Hugs & Peace -

Affetmek için her zaman bir gerekçesi olsun ister insan. Öncesinde kırılacak kadar hazırlamıştır kendini ve başına gelenler sanki kendi bilincinde değilmişçesine çarpar duvarlarına gönlünün. Farkındalık, sadece bir anı bile anlamak yeterdi oysa affetmek için. Her gün, istisnasız her gün, üzerinde yaşadığım toprakları benimle paylaşan biri ölüyor, öldürüyor, tecavüz ediyor, kavga ediyor, küfür ediyor, hakaret ediyor, yargılayarak bakıyor. Her zıtlık bir diğerinin yokolması için yeterli sunuluyor. Yedikleri, içtikleri, makyajları, kıyafetleri, hareketleri, vurguları, fikirleri, davranışları farklı diye bir sürü insanı az görülüyor. O baş örtülü, o Atatürkçü, o emperyalist, o eşcinsel, o gerici, o ilerici, o oyuncu, o sanatçı, o yazar, o kadın, o çocuk, o adam.. Insanlar yaşamları boyunca birbirlerine zulmediyorlar. Gerçekten barışı isteyen kişi, anlamaya çalışsa, yüzleşmeye çalışsa, kabullenmeye çalışsa, affetmeye de çalışır, değişmeye de başlar. Ama olmaz değişimin her zaman kötü olduğu öğretilmiştir. O zaman hiç değişmeyin.

Ben istemiyorum bu ülkede birileri öldürülsün, Türkmüş Kürtmüş, anarşistmiş faşistmiş, deistmiş ateistmiş, insanlığın bunca geliştiği bir çağda, bütün insaniyetinden feragat etmiş kemiklere dönüşülmesini..Kendilerinden bunca nefret edebiliyor olmalarının nedenini anlamalarını umuyorum. Duygu değişimlerini kabulleniyorum ancak bu duyguların esaretine giren insanı canavara dönüştürebilmesini artık kabul etmek istemiyorum. Insanların yersiz bir keyifle oldukları yerde gülümsemelerini, birbirlerine sevgiyle yaklaşmalarını, mesafelerini bütün zarafetleri ve insaniyetleriyle koymalarını, kendilerini ifade edebilmelerini yeniden yeşertmeye hevesli olmasını istiyorum.

Neden senden daha eğitimsiz diye birisine özelmişsin gibi davranasın ki, onun sahip olduğu yetenekleri, kültürü, zevklerini bilmeden. Neden senden farklı giyiniyor diye etiket takasın ki, senin en iyi markaları taşıyor olman mı, renk zevkin mi, uyumun mu, fikrinin sembolü mü karşındakine yukarıdan bakma hakkını veriyor.
Sana hayatını ayırmış, ayırmayı seçmiş ya da ayırmayı kabullenmiş birisine kötü davranabilirken, kendi canına kanına değersiz hissettirebilirken, sevmezken ve sevilmezken elbette ki herhangi bir insanı göz kırpmaksızın öldürmek mümkün olabilir.Çevrenize bir bakın, ne kadar da çok insan Matrixte gibi yaşıyor. En baskılananından en serbestine kadar. Her hareketi dikkat çekmek için  işte bu sebeple en insani duygular bile çıkar süzgecinden geçirilerek yorumlanıyor. Paranoya zihne hükmeden bir virüs olmuş. Öyle mi demek istedi, böyle mi yapmak istedi, artık iletişim öyle bir hale geldi ki, kendini ifade etmekten öte kendinle savaşmaya döndü insanlar için. Hep yan yollardan kıvırtarak, türlü oyunlarla, stratejilerle, sonraki 5 fena adımı hesaplayarak yazmak yazmak yazmakla geçiyor. Hayır diyebilen insan sayısı azalıyor. Hep bir kurban olma, bir maruz kalma durumu sözkonusu, biri bir şey söylemeye çalışıp söyleyemediğinde hemen senaristler masa başına geçip olası felaketleri hesaplamaya başlıyor ve bundan bir dizi çıkarıyorlar. Tv de son yıllarda yayınlanan pek çok dizi de aynı kurguyu öğreterek geçiyor zihinlerden.

İnsan ne istiyorsa yiyebilmeli, kendini rahat hissettiği şekilde giyinmeli, kaygılı konuşmamalı, rahat olmalı genelinde. Hareketlerini bir amaç uğruna kodlamaktansa, ağırlaştırılmış tempoda algılamalı durmaksızın akan dünyayı.

İşte o zaman affetmek barışı getirebilir. Tüm dünya çırılçıplak kalsa, ne önemi olur sarayda yaşamanın ya da çöplükte yatmanın. Öylesine mutsuzluğa kurgulanmış ki, mutluluğun kıymetini ve ne güzel olduğunu hatırlayamaz olmuş insan, bir de üstüne koşulu olduğunu savunduğunda hastalığın ne kadar yayıldığını anlamak gerekiyor.. Barış için sadece sarılmak yeterli bence. Sizin gibi düşünmeyen bir insana sarılın ve onu yargıladığınız için kendinizi affetmeye çalışın. Zaman alacak, ama kişinin kendi için çabalaması, savaştığı tüm benlikleriyle barışmasını sağlarsa, bir sürü insanla barışmış oluyor aslında.

T.

Hayırlı olan gelsin başımıza her gün ağardığında...

25 Ağustos 2012 Cumartesi

-Denge-



Çocukken çok farkında olmuyor insan ya da daha farkında mı desem bizim zamanla yanlış anladığımızın gerçekliğin.. Taa ki işin içine herkesin kendi bildiğince, ona öğretildiğince uyguladığı kurallar girene dek. Önce yanlışlar öğretiliyor sonra doğrular. Ayıplar var. Bedenden atılmak istenen ve bedene alınmak istenen herhangi bir şeyin ayıplaştırılabileceği bir çağda yaşıyorsun. Hapşırmak, ağlamak, kusmak, gaz çıkarmak, geğirmek, zevke ulaşmak mesela. En dünyevi boyutta bile ne kadar da sığlaştırılabilen düşünceler zinciri. Nasıl ve kime göre uydurulduğu belli olmayan bir sürü kurallar. İnsan olarak, hep dikkat etmek zorunda olduğun, bir hayat yaşamaya zorlanıyorsun. Oysa ki bir denge var. Eşitlik ki güneş gibi, sevgi dolu doğar insanın kalbinde, aklından geçerek. Hepimiz çıplak değil miydik, yanlış mı anladım acaba, derisinin kalınlığı mı peki kişiyi üstün kılan, gözünün rengi mi, üzerinde doğduğu kumaşın pahası mı, kanının grubu mu annesinin, henüz verilmemiş adı mı, üzerine dikilen soyunun adı mı, nedir? Ölümü görebilecek kadar yakın olduğunda, elde ettiği neyi beraberinde götürebiliyor olacak bulamıyorum. Sadece üzerinde olanlara bile sahipliğin bitecek bu beden için. Peki, her şey bunca çıplak başlayıp çıplak bitebiliyorken nasıl oluyor da geriye kalan her anda giyindikçe giyinmeye çalışıyor insan? Üzerini giydirmeye duyduğu açlık içini açıkta bırakıyor yavaş yavaş. Sadece bir tek neden bulduktan sonra soyunur gibi çıkarıp atıyor, bir bir kendisini güzel kılan özelliklerini. Gitgide daha madde bağımlısı bir hal alıyor insanlık. Yıllar geçtikçe bu oyunun birer parçası olmaktan çıkıp oyunun kendisine dönüşüyoruz aslında. Hepimizin gizli kullanım kılavuzları var. Mekana, duyguya, duruma göre farklı farklı karakterlere bürünüp her yerde, oynuyoruz. Kendimizden ne kadar uzaklaşırsak o kadar yüzleşmeden kaçabiliyoruz. 'Ve ne mutlu değil mi ki koskoca bir ömür boyunca kaçabileceğimiz sonsuz şey var. Oley. Meksika dalgası hatta. Eh ölünce de kaçmaktan kurtuluyoruz zaten. Farelerin kemirdikleri hasır şapkalar gibi delik delik kalan bir ruhla başbaşa, sonsuzlukta. İnsan daha ne ister. İyi güzel oldukça havadar. File çorap gibi, seksi de gösterir, Wohoo' kafası aslında ne kadar şanslı/şanssız oluyor bu durumda. Şanslı çünkü her zaman gidebileceği bir yol var. Şanssız çünkü, gözlerini çevirmediği için midir, bir türlü göremez, diğer tüm yolları. Kesişim noktalarını...

İşte bunların hepsi olmaya koşullandırıldığımız insan yüzünden.

Ben, sırf üstünlük gösterme arzusu yüzünden birbirine horozlanarak iletişimden yoksun hale getirilmiş; kendisinden farklı olan her şeyi yargılama hakkını verecek kadar özgüveni yerlere inmiş; kadınlarının ego kavgalarına sokulduğu ve hatta kimi zaman öldürüldüğü, cinsiyet ayrımının ve ırkçılığın uluorta görüldüğü, okuma yazması olsa da okuma anlaması olmayan, istese de imkan bulamayan, hiç bir anında sabır gösteremeyen, kendisi dahil önce çevresine sonra da her şeye büyük bir nefretle yanaşan, sevgiyi maddileştiren, şeklini değiştiren, hasta, mutsuz, fikri pis insanların da olduğu bir ülkede, bir dünyada yaşıyorum.

Her sabah uyandığında, aldığı her nefesin farkında, bedeninden yaşam akan, tüm canlılara değer veren, bir şekilde hayatı onlarla paylaşabilen, yüzü gülen, özgür, mutlu, varlığının bilincinde, rengarenk, doğa ile bütünleşmiş, ruhunu keşfetmiş ve geliştirmiş, düşünceleri dingin, hayalleri gerçek insanların olduğu bir dünyada da yaşıyorum. Ve daha da fazla insanın mutluluğu yeniden benimsemesini diliyorum.

Tüm sorunlar, bireysel, toplumsal, evrensel her ne varsa, dengeli çözümler olmadığından meydana geliyor ve giderilemiyor. İnsanlığın aslında barışı tarif edememesi bütün mesele.. Oysa sevmek, mucize yaratmaktır, mutluluk ise özündedir insanın.

T.

20 Ağustos 2012 Pazartesi

-Başka Bir Bayramda-

  Bereket, sevgi ve kardeşlik akıyor toprağından cihana oysa.. Insanları güler yüzlü, sarmal, dinleyici. Bilimi doğurmaya, sanatı geliştirmeye hevesli. Düşünür, tartışır, anlaşır, uygarlıkların yaşam hikayesi. Tam da üzerinde durduğumuz coğrafyada. Bir nevi kronolojik ütopya. Herkes birbiri için eşit şartlar geliştirmeye çabalasa da, en basitinden varsa bir yöneten, geri kalan herkesten daha nüfuslu olduğundan mıdır, kurulamamış istenen düzen.. Gel zaman git zaman çoğaldıkça, hanelerden elbet çıkmış bir içi kara. İlk yalanın icadından sonra, tüm hayallerini gerçekleştirecek kapının açıldığını sanan içi kara, farkedilene kadar rengi, aşılar fikrini, yandaş arar emellerini gerçeğe ulaştırabilmek için. Öte yanda toprağına, ruhuna, kanına vakıf olan, biraz düşünen her insanın beslediği sevgi gibi neşeyle akarken dudaklarından zıt fikirlinin, ölümler yaşanır arkasında, isyanlar savaşlar gerçekleşir, ayrımcılık büyür, insaniyet küçülür, doğa da bir yandan vurur, yarın için türlü türlü zeka oyunları geliştirilirken, gıdım gıdım, önce reddedilir inceden olmaya çalıştıran ademoğlunun en vasat torunu 'modern insanlık' sonra yetiştirilir makineleştirilir. Kendine yabancılaşmak bir yana, olası geleceğinin yokluğundan korkar insan ve bundan mütevellit elinin altındaki her şeyin sürdürülebilir olmasını arzular.


Demek ki bunların hiçbiri yeni değil. Ne zaman için düşünürse düşünsün, bu süreçler kaderi olmuş bazı nesillerin. Bir yanda da nefesin kıymetini anlamak için çalışan ve anlayan, anlatanlar, her türlü algının ve aydınlığın kapısını aralamak için çabalayanlar. Toprağa ulaşmadan hangi bitkinin tohumuna dönüşmek istediğini bulmaya çalışanlar da var.. Hayat geliştikçe, vidalı robotlar gibi dünyaya getirilip sonra kaybolan ya da bulanların harmanında labirentin sonuna ulaşmak asıl amaç. Sevginin azaldığı her an, varlığının kıymeti de azalıyor insanın.


Barış, Sevgi, Zeki, Özgür, Mutlu, Coşkun, Neşe, Armağan, Varol, Melodi, Beste, Çağdaş, Güven, Onur, Toprak, Hayat, Deniz, Güneş olsun tohumlarımızın adı, öyle ki, kaderlerini muhafaza edebilsinler, güzelliklerini sergileyebilsinler, renkleri serebilsinler yeryüzüne.

Şimdi, bugün, yarın neden güzel olmasın ki? Bayramda küslerin barışması köklü bir gelenek değil miydi bir çok inanışta. Bugün neden hala savaşlar var?

Sabahlarımız barış ve sevgi dolu olsun..

T.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

-Çerçevesiz Anılar-



Baktım ki, yani içimde tutmak hoşuma gidiyor, seviyorum aslında ama bana zarar vermesini engellemiyorum. Başladım kaybolmaya kendi derinliğimde, meğerse anlamak için dibe inmene gerek yokmuş çünkü çıkışı zormuş. Sen yeterince iyi bakabilisen her aradığın sana yükselirmiş. Ama öyle dünden bugüne değil. Gözlerini alıştırman gerekiyor kendi rengine, kuvvetlendikçe daha net görebilmek için. Kusman gerekiyor içindeki kiri pisi, belki ağlaman uzun uzun, bir şekilde içten içe dışarı çıkarmadığın ve içinde, üzerine tepeler kurduğun o cevapları tek tek temizlemen şart oluyor. Sonra bir bakıyorsun ki, üstünü kapattığın hiçbir şey seni senden koruyamamış. Kendini koruyamadıkça, insanlara karşı da kalkanlar almışsın.Anlamamışsın, gereksiz yük taşıdığını, öylece kendi kendine, mahallenin delisi gibi dolanıp durmuşsun, düşünmemek için de kaçarak kendinden.. 
Şimdi diyorum ki, sevdiğim hiçbir şeyden vazgeçmek zorunda değilmişim meğerse, sadece onları nereye yerleştireceğimi bilmemişim bunca zaman. Temizlemeye başladıkça günden güne, bir ferahladı sanki, genişledi içim.. Öyle ki havuz bile inşaa ettim eskiden nefes alamadığım o yere.  Olayların daha farklı olmasını elbette ki isterdim aslında evet, ama diğer türlü gelişmesi de benim tercihimdi, ademoğlu her zaman neyi istediğini bilemiyor, ama öğreniyor. İşin en güzel yanı da bunu deneyimlemek zaten. Artık en azından bazı şeyler farklı gözlerimde. Ben nefes aldığım sürece, bırakmadığım hiçbir şey benden gitmiyor zaten. Ben de eskimesinler diye çerçevelemek yerine, en güzel, güneşli, en sevdiğim köşesine yerleştirdim duvarlarımın. Varsınlar eskisinler, zaman aksın, istediğim her an gözlerimi çevirip bakayım, hatırlayayım ve mutlu olayım güzel anılarıma. Ben de yıllanmıyor muyum en nihayetinde? Yargılamak yerine izleyeyim.. Öyle de böyle de geçiyor an, en değerli yerimde silikleşsinler madem dedim. Ve affetmeyi denedim, kendimi, çocukluğumu, ergenliğimi, yetişkinliğimi, özenle yerleştirdiğim tozlarımı, temizledim yavaşça.. El alışkanlığı, değil mi işte, biriktiresi geliyor insanın çeri çöpü anılarının üstüne, ama her seferinde geçiştirmek yerine en azından dursan bile, hareketsiz, kendin için bir şey yapıyor oluyorsun.. Gerçekten, kapılmadığında bile o hisse, başarmış oluyorsun, adım adım yürümeyi öğrenmek gibi aynı. Ve öylesine büyüleyici ki, sade, çıplak, coşkulu ve rengarenk, muazzamlığına ağlıyorsun çok acaip.

Sözün özü: öyle bir şeymiş ki nefes almak.. Ciğerlerine ve avuç içlerine yaşattığı mutluluğu deneyimlemenin yaşattığı yenilenme bir yana, hep istediğin şeyin anahtarının sende olduğunun farkındalığını yaşıyorsun. Dört gözle sarıldığım pek çok fikri bıraktım ki tutabileyim ellerimde, sarılabileyim kendime ve ne kadar da yumuşakmış saçlarım, bebek gibiymişim ya yumuşacık. Düşünmeden insanları, coşkuyla çıkardım Güneş'i içimden. Her daim bir mutluluk içinde küçük bir kız o  her istediğini alıyor, onun için her şeyin olasılığı mümkün, fazlasını beklediğini düşünmüyor. İzledikçe öğreniyorum işte ben de.


Anladım, sadece kalpten geçmiyormuş hayat, uğruyormuş, ama dönüp duruyormuş içinde insanın. Tepeden tırnağa her köşesini sarıyormuş bedeninin devr-i daim yaparak. Gürül gürül akarken yaşam enerjisi hücrelerinde, boşlukta düşercesine rahatlıyorsun.. Anladıkça kendini, daha kolay görüyorsun olayları ve insanları. Kırgınlıklarını, kızgınlıklarını, mutsuzluklarını sadece duruşlarından değil, söylemlerinden de çıkarıyorsun adım adım. Mutluluğun arttıkça, yaydığın renk de değişiyor, hareketlerin de, duyguların da, her şeyinle yenileniyorsun.


 Bütünlüğe yakın olsun yaşamlarımız.


T.


4 Haziran 2012 Pazartesi

- Ruh-


Bir tetiklemeden ibaret aslında o farkındalık ya da sorgulama anının başlangıcı. Çevrendeki herhangi bir eylem ya da ses ya da sadece o an durum bile senin adına özel yaratılmış gibidir. Her insan için zordur muhtemelen kendisi olmak, kendisi gibi kalmak, vazgeçmemek, direnmek düzene. Kimisi ne de değerli sanır kendini sanki dünyadaki tek değerli ve çok değerli özüymüş gibi. Kimisi değersiz sanır kendini yetersiz görür benliğini. Kabulleniş çok uzun zaman almaktadır her halükarda hakikat ile yüzleştiğinde. Ayrıca bunun doğru olup olmadığını dahi bilemezsin denerken. Hani alıp bir grup insanı karşına destan da anlatamazsın ki. Kendini kimlere ne şekilde anlatacaksın ya da anlattıkların ne kadar objektif olacak. Ne kadarı gerçek anlamda kastettiğini tasvir edecek bilemezsin.

 Hatıralardan açıldı konular, haylazdım ben çocukken. Belki hala da haylazım bilemiyorum. Yaşımın gerektirdikleri neler, çok bir fikrim yok ancak sanmıyorum ki gerçek anlamda düzene ait bir yetişkin gibi davranıyor olayım.. Tirbülansa giren uçakta insanlar iç çekerken kahkaha atan, en değerlileriyle konuşurken dahi kelimelerini seçmeye ihtiyaç duymayan, yırtık cepli, renkli ayakkabılı, masasından çayı, elinden sigarası, aklından minik hayal görüntüleri eksik olmayan, gözlerini dikip insanları gözlemleyen biriyim işte. Hatalar prensesi belki de. Gurur duyuyorum hatalarımla ve umarım hatalarımla gurur duyan insanlar da vardır çevremde. Zaman zaman içimde derin bir sessizliğe gebe kalmaya hevesli ama bunca hareketliyken dünya, böylesine dönerken umarsız, müdahale etmeden rahat edemeyen, durumlara birden çok tepki verebilen bir çoğul kişiliğim.

Anneme veya babama her baktığımda sanki geçmiş yıllarda tozunu yuttuğu sahnelere iç geçiren yıllanmış oyuncular gibi hissetmekteyim kendimi. içimde ve dışımdaki bu akımı bu kadar net hissettiğim insanların bile olmasına minnet duyuyorum. Asıl, bence, buna deniyor, aşk diye. Ruhunun eksik parçalarına uygun başka ruhlar, başka parçalar. En nihateyinde hepimiz bir bütün değil miyiz? Herkesin birbiri karşısına çıkma sebebi yok mu? Hatta bazen es geçtiğimiz değerler ilahi biçimde tekerrür etmiyorlar mı bu sefer kaçırmayalım diye. Ve bizler yine de görmemize rağmen bu ilahi parlaklığı, korkarak kaçırmıyor muyuz o büyüyü durumun üzerinden? Güne birisinin gülmesine şahit olmakla başlamak gibi pek çok muazzam duygular var öte yandan. Ben bedeni ve ruhani arayışlara gark olmuş takip ederken güneşi, benim eşim, kendinden çok uzakta, söylüyor yıldızlara, bir diğeri gençliğini düşünürken gecede, öteki yalnız, eğiliyor selamlıyor izleyenlerini. Pek çok eşim var benim. Ne garip ki belki de gerçekten varolduklarından dolayı genelde uzakta olur en kıymetliler..



T.

Sayılabilecek kadar az olsun özlemlerimiz.

-Tutku-


Tutkunun yokluğu, tutmanın, tutuşmanın karmaşası, istemsizliğin hakimiyeti. Öz ve özbenliğine yenik düşmek ve yabancılaşmak. Sevmenin ve kendini yok saymanın acı gerçekliği. Tutkusuz yaşanan onlarca, yozlaşmış, yalnız ilişkiler. Alev alev tutmayan tenlerin birleşmesi. Mutsuz yaşamlar, yalnız ölümler.

Tutku; yaşama tutku, insana, eşyaya, sigaraya, çaya, güneşe tutku. Hatıralara ve sıcaklığa bağlılık. Anne kokusuna duyulan aşk. Duygu dolu kollara duyulan hasret. Sarmalanmaya ve hissetmeye duyulan ihtiyaç ve bunca açlığa rağmen varolma arzusu. Yaşanacak daha onca şey var ki..

Ifadesizlik, hayatın insanı şaşırtmayacağına duyulan sözüm ona bilgelik, yine de koyup gidememenin hüznü. Gidemezsin ki, bunca insan, bunca hatıra, bunca aşk, bunca sevgi varken. Kime emanet edip gideceksin bu şarkıları, kokuları, eşyaları, yarım kalmış hikayeleri.. Kimlere haykıracaksın sevgini, gözleri görmez, kulakları duymazsa eğer, havada asılı kalan sevgi sözcüklerinden nasıl af dileyeceksin.

Yokluk, hüzün, yemyeşil ormanlar, bulutlu dağlar. Sabahlara kadar dinlenen şarkılar ve tüm bunlara sahip çıkmanın gönüllü zorunluluğu. Bırakıp gidersen, kim sahip çıkacak, sana bile ait olamamış bu hikayeleri? Tanıdık ten kokuları, tanıdık ter kokuları, benzersiz donuk bakışlar. İfadesizlik.

Sevgi; haykırış, kendine verebileceği yegâne armağan, unutulmuş minnettarlığın ekşi kokusu; gidenlerin ardından çiçek gibi saldığın. Doğumun ve doğurmanın verdiği yaşama arzusu, ruhunun bölünüşü, bedeninin acımasız tepkisi gözyaşı, yaralar, ağrılar. Bir çift elin neleri iyileştirebileceğine dair farkındasızlık.

Bıkkınlık; hep aynı sabaha uyanmanın verdiği sıradanlık, durmadan hatıraları sıcak tutma çabası. Vazgeçememek, hala bir şeylere direnmenin yorgunluğu.

Aşklar, uğruna yitilmiş, geçilmiş hastalıklar. Yaşam dolu sevmek, yaşam dolu sevişmek ama ölüme soyunulmuş yanlış anlaşılmış sevdaların arasında parlamaya çabalamak. Yalnızlık, ana rahminden toprağa kadar süren uzun, inişli çıkışlı yolculuk. Elde edilememiş ganimetler. Hoyratça tüketilmiş bedenlerin, yılmış, inançsız, bilgisiz, kapalı ruhları, kurallara uyumlu, ifadeden uzak, plastikle sarılmış renksiz duygular.. 'Ben' merkezci insanların uşağı olmak ve ben demekten bile korkmak..

T.

1 Haziran 2012 Cuma

- Bir Günlüğüne-


Bir günlüğüne, bir günlüğüne, kır kalıplarını ve dokun ruhuma,


Çırılçıplak, savunmasız, yeniden, ben, doğdum bu dünyaya,
Rüzgar ol, güneş ol, martı ol,
Gözlerimden al ilk nefesini,
Haykır bana zamanın öldüğünü
Ve dünyanın bizi gördüğünü...

Korkma düzene yenik düşmekten, kaybetmekten, değişmekten.
Kalbin senin yolun gözler, kavuşturmuş ellerini, seni diler.
Kaygılarını yerleştir sırt çantana, bir müddet taşı yanında,
Yorulduğunda, yavaşça çöz iplerini, bırak sonsuzluğa

Düşünme, sadece dinle, dalgaların yüreğine vuruşunu,
Kapat gözlerini, ellerini, hayallerin ol.
Burada kaleler yıkılmaz, şarkılar acıtmaz rengarenk tüm çiçekler,
Dokun haydi yıldızlara, sarıl varlığıına sen de gel bu düşler yolculuğuna..

T.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

-Tutamadı Zamanı-

Öylece geçti zaman, bakarak çoğunda. İzledi. Her şeyi. Bekledi bir yandan da, neyi beklediğini bilmeden. Geçti zaman. Aktı gitti, kum saati gibi.. süzülerek geçti. Bu süre zarfında hep bir şeyler denedi. Çoğunlukla insanlar için ama bir gün koptu göbek bağı, açıldı sırtında gözenekler, kum rengi. Hisetti, bildiklerinden farklı güçleri. Kafatasında çınlayan sesi dinledi.. Bedeninin bölünüşünü izledi, gözlerini kendi içine çevirip.. Gözlerini dikti, odaklandı ve gözlemledi insanları.

Üzgün, içten içe. Hüzünden eser kalmamıştı belki de ama bunun bilincinde olmaktan ötürü müdür sürekli bir eylemden arınmanın şaşkın boşluğu ve rahatlığı içindeydi. Tuhaf geldi her şey. Affetti. Ağlayarak vazgeçti, tozlar saçtı dünyaya..
Hep aynı sözleri söyledi : 'Tree in the wind, feel sunshine'. Sevgiyle sessizce, derin derin, ferah ferah ağladı. Kimse görmedi. Çiçekler yetiştirdi ebrulî, birer birer isim taktı onlara. Şarkılar mırıldandı, her şeye, her zaman.

Çok sevdi, kendine bile büyük geldi sevgisi bundan dolayı yoruldu fazlasıyla. Bir türlü vazgeçemedi sevmekten, ama öğrendi. Ne de çok savrulmuştu ordan oraya, en çok da kendi yapmıştı bunu. Sevgi için yaratamayacağı fırsat yoktu. Çünkü zaman, sevilene verilecek, en büyük hediyeydi.

Gülüşlerini izledi, insanların, özellikle de sevdiklerinin. Dinledi, düşüncelerini, kısıktı herkesin sesi, çekingenlerdi. Sevgiden lanet olduğuna inansa, elinden gelse, belki dilerdi. Öylesine renkliydi ki duyguları kendi içinde, renklerin anlamını çözerken içten içe, görmelerini isterdi elbette, kendi gördüklerini.

Çörekler pişirdi, tarçın kokan, mis gibi, sıcacık. Çay demledi, harmanlayıp. Beklerken bir yandan, göz gezdirdi evinin içinde, ışık ne kadar da değişik açılarla giriyordu odanın içine..Neredeyse gitmek üzereydi aslında, son anlarıydı aydınlığın, en canlı renkleri gözler önüne serdiği sanatçı saatleriydi güneşin. Birbirinden bağımsız ama bütünün parçası bir sürü eşyayı aydınlatıyor, hatırlatıyordu belki de.. Haylaz tepkiler ustası, muzur görmüştü çoktan, kırmızımsı ışığın altında parlayan raftaki tütünü. Fokurtular yükselirken çaydanlıktan, estetik adımlarla parkeyi okşayarak dolaba yöneldi ve aldı tabakasını. Hızlı hareketlerle geri dönüp tezgaha sardı sigarasını. Derin bir nefes çekti. Akşam çökmeye başlamıştı bile. Işık istemedi, hafif bir müzik açıp, pencerelerini araladı. Büyük mumlarını yaktı. İzledi, camından yansıyan hayatları. Karşı binanın bir penceresinden doğum çığlıkları yükselince, hiç tanımadığı bir insanın, hayatının dönüm noktalarından birine şahitlik etmiş olduğunu fark etti, az önce.. Arka sokakta fahişeler, arayışta, muhtaçlıkta. Sahipsiz. Kimsesiz. Hayal etti o an, tarlada pamuk toplayan kadınları, nasıldı hayatları, mutlular mıydı acaba. Dışarıdan sadece bakınca ne de karmaşıktı bu döngü.. Loş bir odada, kazaklar altında yazan bir çocuk gördü, onu izledi. Film gibi, başını nereye çevirse gördüklerine şaşırıyordu. Son nefesini alan adamın duasını hayal etti. 'Insanlığa değerlerini geri ver tanrım.'

Ne kadar da belirgindi tüm bu hayatlar, tepesindeki karanlığa rağmen.. Kimisi için bir nefes uzaktayken kimisi için sönmüştü çoktan varlığı. Elinde gücü olsa, müdahale edebilmek isterdi talihsiz olaylara, sihirli bir değneği yoktu ama sihirli bir kalbi vardı biliyordu. Yüreğinin sesine uyduğundan, hep izlemek zorunda kalışına içerledi bir an. Tanrıcılık oynamadığı için. Hayatlar akıp gidiyordu önünden, her gün, hem de onlarcası. O ise kaç kere istemişti hayatına son vermeyi ama yaşamıştı ve yaşam oldukça değerliydi. Şükürleri yağdırıyordu aldığı her nefese. Aç, kimsesiz, savunmasız, perişan, insanları izledi. Kızdı kadere çok kızdı. Ama affetti kaderi. Tanrıyı lanetledi, çocukça davrandığı için. Gün ve geceyi affetti, sergiledikleri ve gizledikleri için. Renkleri affetti, yeterince dikkat çekemedikleri için mükemmelliklerine, gösteremedikleri için kendilerini. Zamanı tutamadığı, karşı koyamadığı için hayata, kendini affetti.

Sesleri emdi, renkleri emdi, sevgiyi ve nefreti emdi. Venus'e ağladı, Narkisos'a ağladı ama en çok Hephaistos'a ağladı. Kendine benzediği için, kaderine ağladı, ağladıkça affetti, affettikçe rahatladı. Ve emdi her şeyi, gömdü içine, serbest bıraktı içini.

Bir yarısını güneşe bir yarısını aya fırlattı ve toprağa gömdü kalbini. Bulutlara şarkılar söyledi, bulutlar ağlarken, derin duyguları, bulutların isyanı oldu.. Fırtınalar koptu, denizler dalgalandı, ay ile güneş yan yana durdular.

Topraktan bereket aktı, filizlendi. Tiz sesli çiçekler açtı, rengarenk, dans eden.. Mevsim doğdu, ilkbahar. Rüzgar esti, 'Tree in the wind'. yapraklar birer birer terkettiler dallarını, özgürleşirlerken, selamladılar yeni yaşamları. hiç kırgın değillerdi, kuruyup gidecekleri için. Bilakis mutlulukla ayrıldılar yerlerinden, zamanları gelmişti çoktan. Toprağı öptüler, yavaş yavaş, sevgiyle saygıyla bıraktılar bedenlerini, verdiler ruhlarını toprağa, karıştılar en derinine dek yol aldılar.. Ve insanlık toprağın kalbinden yeniden doğdu.

T.

29 Mayıs 2012 Salı

-Güz Ritueli-








Kalktı, kanatlarını iterek, sakin adımlarla bataklığa yöneldi. Çiçek desenli bir sakısıyı tepeleme çamurla doldurdu. Bahçesindeki eski ahşap sandalyeye oturdu, sırtını güneşe vererek. İçini ısıttı evvela. Ellerini yavaşça saksınin içine batırıp bir avuç çamur aldı. Bulaştırdı ellerine, hissetti tüm hücrelerinde. Ensesinde bir ürperti hissettiğinde rüzgar çoktan yanaşmıştı. Güneş kavururken ortalığı, kanatlarından damlayan yaşlar, kuruyan çamuru ıslattı.

Avuçlarında yoğurmaya, yuvarlamaya başladı. Her hamlesinde biraz daha şekillendi avuç içleri. Saçını kesti,  ardından tırnağını ve etinden ufak bir parça. Gözyaşlarını damlattı üzerine, yumuşattı. Bir tutam kuru yaprak ekledi, bir tutam kadim kelam. Hepsini karıştırdı. Tamamladığında, güneşe bıraktı, kurusun, öz emsin diye kendini.
Rüzgarın kulağına fısıldadı, sessizce : 'Sakin ol.. sakın acele etme..' Rüzgar bir yandan heyecanla titrerken öte yandan sadık, tuttu nöbetini. Evin içinden şarkılar yükselmeye başladı.

'Bir kadın doğdu, gökyüzünden.
Parlak ve ürkek.
Işık demetleriyle dans ederken, ben izledim.
Bulutlar eşlik ederken dansına, dünya susakaldı.
Insanlık böyle bir güzelliğe şahit değildi, ondan önce
ve unutacaklar onu yıprattıktan sonra.'

'Ben izleyeceğim, belki üzülerek. Buruk bir tebessüm dalgalandığında yanaklarımda,
Sen göreceksin.'

Süpürdü ortalığı, ayinler okudu, art arda. Zaman kaybolmuş, akıp gitmişti boşlukta. Penceresinden dışarı baktı. Ne kadar da sade, net ve sessizdi her şey. Yeni bir farkındalığın aydınlığıyla çıktığında kapıdan, rüzgar çoktan yanındaydı.

'Şimdi, sıra sende. hadi.'

Mutlu bir çığlığın ardından geri çekilip hız aldı rüzgar ve var gücüyle indi heykelin üzerine, birkaç saniyede. Yere yığdı tek hamlede, parçaladı. Melek kanatlarını açarak yaklaştı toprağa. Saçlarını sıyırıp yüzünden yanağını okşadı ilk, kadının. Ardından tuttu ellerinden kaldırdı, doğduğu noktadan yükseğe. İçeri götürüp temizledi doğum kirini. Sildi yorgunluğunun izlerini. Giydirirken itinayla, şarkı söyledi ,yeniden..

'Dans edelim bulutlarda. Doğaya sarılalım. Özgür ve tedirgin.
Hoyratça harcamayalım varlığımızı. Kalsın, mirası olsun değerimizin.'

Saçlarını taradı sevgiyle. Islak saçlardan bir tutam kesti sonra ve bir damla kan akıttı ensesinden kadının. Kilden bir kaseye koydu. Üzerine birkaç toz serpti. Yeniden bahçeye yöneldi. Rüzgar evin içinde, doğanın  çevresinde turlarken zarif ve dikkatli, doğan; gözleri kapalı, oturuyordu yatağın üzerinde. Alıştırmaya çalışıyordu, kendini, yeni dünyaya. Aynı zamanda, bahçede gömülüyordu kase, tam da kızın doğduğu yerde. Zamansız hikayede yıllar geçti belki de, bir filiz yeşerdi tam da kasenin durduğu yerde.

Efsane mi bilinmez, derler ki, o günden bugüne, her güz geldiğinde, melekler inermiş bahçeye, topraktan doğanı anmaya. Kendi tohumlarından tekrar ve tekrar doğan bu kadının, yön verdiğine inanırlarmış insanlığa ve aşkı elbette. Soyundan gelenler, törene çevirmiş bu sonsuz doğumu. Kan akıtıp kendi enselerinden, sürmek için dudaklarına sevdiklerinin ve içerlermiş gözyaşlarını, şarap niyetine, sevginin ve birleşmenin şerefine, acının da aşk kadar paylaşıldığına inandıklarından...

T.