8 Ocak 2013 Salı

-jelibon-

Hatırlar mısın nasıl da yalnız uyuyamazdın ilk zamanlarında? Evin düzeni de benimki gibi hızla değişirken, öte yandan, sabahlara kadar gülerdik yatakta. Devenin nalı bile komikli konuydu da, anılar uçuşurdu tabi havada. Ortak noktamız aşktı, gittiğinde biz kaldık ardına. Özelimiz genelimiz birbirine karıştı ve karşı koymadan büyümeye sarıldık umarsızca. Ben tabularımı yıkarken, sen alışıyordun yalnızlığa. Ortaköyde köprüyü izleyip minicik görünen arabaları lipoproteinlere benzetmiştik hani hatırlar mısın? Peki ya stratosferden atılan kediye ne dersin? Güldüğümüz kadar ağlamıştık da bu zamanda. Sen ve ben, birer dev yürek, adım adım öğrendik koca yabancı bir şehirde güvenmek ne demek. Şımarıp göbeğimi açarak evde koşturmalarımı asla yadırgamadın sen, Güneşi hep çok sevdin, egomu bağrına bastın. Bana kendime güvenmem için, kendimi sevmem için, kendime inanmam için hep destek oldun. Mucizeler başardığımda yanımdaydın. Bazen sadece sustun, bazen bağırdın ama hep kocaman parlaktı bakışların. İşte bundandır, sen benim canım, sen benim yaşam ortağım, sen hep sarılanım, bugün sana gelsin bu bembeyaz havada gözü yaşlı yazım.

T.

1 Ocak 2013 Salı

-Yeni-


Önceki senelerime nazaran 2012 senesinin yükü hafif pahası ağırdı.  İnsanlarla değil kendimle ilgiliydi adımlarım genelde. Çünkü biliyorum kendime yol açtıkça, aslında pek çok insana dokunabileceğim.

 Nasıl bir ruh emici olduğumu anladım bu sene, ruh emici derken gerçekten de Harry Potter’daki gibi olmasalar da bir nevi aynı eylemi farklı şekillerde yapan biriydim, bilinçsiz. Şu an bunları böylesine rahat dillendirebiliyor olmamın sebebi, o zamanlar ve ‘O’ olan ‘Ben’i sevgiyle karşılamam elbette. Kaldı ki kimseye yüklenmediğim kadar yüklendim kendime 2012’de. 2013 niyetim ise kimseye yüklenmemek sadece ve sevgiyle beklemek zamanın işlemesini.

Sevgi için yapabileceklerimi gördüm. Aslında bu kadar da acımasız değil tabi ki hakikat. Ben de çok sevdim, sevgi benimdi, istediğim gibi dağıttım, ama çok sevmek de aslında dengeli bir eylem değil. Çok verince, içindeki yeri çabuk boşaltıyorsun, bu sefer de istemsiz onu birilerinin doldurmasını bekliyor oluyorsun. Ben bu sene kendimi gerçekten sevdim, sevmeyi öğrendim, başarılarımla, hatalarımla, ne denli muazzam ve eşsiz olduğumu anladım. Eklemlerdeki kireçler gibiydi tıkanıklık noktalarım, kimilerini iyileştirdim, cilaladım, kimileri üzerinde hala çalışıyorum, kimilerinin seyrini yavaşlattım zamanını bekliyorum.

Aşka  bakış açısının, insanın tutarlılığı ile orantılı, ne kadar yaşatılacağını öğrendim.  Sevmek için onun, beden bulması şartı olmadığını, sevginin yeri ve zamanı olmadığını, sevgiyi taşımanın ve yüklemenin aslında çok kolay olduğunu ama yanlış yorumlandığını öğrendim.

Küçüklüğümden beri geliştirdiğim savunma mekanizmalarımın ne denli güçlendiğini, birer kalkan gibi sürekli beni tetikte tuttuğunu ve aslında yaşamın bir stres olmadığını, doğmanın da , ölmenin de, başıma gelen pek çok şeyin de benim seçimim olduğunu öğrendim.

Bedenime eziyet etmemin aslında bir imdat çağrısı olduğunu, ancak kendimi dahi okuyamazken bana doğru yolu gösterecek kimsenin olmaması karanlığından çıkıp, hayatıma ışık tutan pek çok aydınlık insanı hayatıma çekerken, değer verdiğim nicelerini bir sebepten dolayı azat etmem gerektiğini öğrendim.

Geçmişime sarıldım, çocukluğuma, ergenliğime, yetişkinliğime, dünüme bile. Çok ağladım ve ağlamamanın güçlülük ile özdeşleştirildiği toplum koşullamasına inat, daha çok ağladım.. Gülümserken ağladım, sarılırken ağladım, çalışırken ağladım, ağlamalarımın genelinde bedenimden dökülmek istemelerine izin verdiğim için ağladım. İlla acı veya kötü bir duyguya gerek olmadığını kabullenerek ağladım. Şimdi topluma ve ayıplarına diyorum ki: 'sevişecek kadar cesursan ağlayacak kadar da olabilirsin'

Yeni yıl için ilk düellom kendimle, sigara içme alışkanlığımdan özgürleşmek şeklinde olacak. Geri sayımım başladı. 14 Şubat sevgililer gününde, en geç, sigarasız bir hayata merhaba demeye niyet ediyorum.

Ailemi, insanları ve kendimi daha iyi anladığım ve sevgimin arttığı bir sürece girdim. Yıllardır muzdarip olduğum ve tedavisi yok denilen migren hastalığını iyileştirdim. Travmalarımı temizledim ve temizlemeye devam edeceğim. Daha neler neler gerçekleştireceğim bilmiyorum ama bilinmezliğin heyecanı bile tarif edilemez..

Şifacı olma yolunda mutlu adımlarla ilerlerken, hiç tanımadığım insanların mutlulukları için niyetler ettim. Ne kadar sevindiricidir ki genelde olumlu gelişmelere şahitlik ettim. Kendime inanıyorum, kendimi seviyorum, her türlü değişimi kabulleniyorum.

Sebepsiz ve sürekli bir mutluluğa gark oldum nihayet. Dahası için sabırsızlanırken, tüm canlıları sevgiyle kucaklıyor, öteki tarafa geçenlere huzur diliyorum.

Tek sayılı mükemmel bir seneye merhaba!

T.


26 Aralık 2012 Çarşamba

- Kaşık-

İnsanlar da topraktan beslenir tıpkı ağaçlar gibi ve besler bir gün toprağı, karşılığında. Hayatın kendisine verdiklerini iade eder aynı yöntemle başkalarına. Köklüdür, kuvvetlidir bağları, iner içine tabiatın, tabiatının.
Kavurucu sıcakları da, dondurucu soğukları da en çok ayaklarında hisseder bundan dolayı.
Topraktan çıkamaz ya, ondan uzanır göğe başları ağaçların, izler tepesindeki yaşamları, eşlik eder altında kalanlara, hizmet eder, yüksekten bakmaz, aşağı görmez, yüksektedir bilir, bilinçli bakarlar, bilgedirler. Eğilmez umutsuz olmadıkça, yaralanmaya da hazırdır her insan kadar, cildi kalındır ama onun da buram buram yaşam akar derinlerinde. İncinsin istemez ama korkmaz, gövdesini oyan insanlara kızmaz, yaşam getirdikleri için, dokundukları için şükreder gülümserken.
Şev düştü mü toprağa, herkes uyur ya, o canlandırır yapraklarında gün ile gecenin erişilmez kesişimsiz, sonsuz aşkını.
Çocuklar cıvıldarken köklerinde, insan olduğunu hayal eder zihninde, zamansız hikayeler kurar, beden bulduğu.
Kaderin alaycığına şahit olmamıştır, şansından. Bilgedir dedim ya ağaçlar, sevdikleri hep çevrelerindedir bilir, yüzyıllar geçse de bekler inançlıdır. Bir gün sökülürse damarlarından sevdiceği, belki arkasına saklanan çocuğun elinde oyuncaktır, belki karşısındaki banktır, akşam olup ateşler yakılınca, alevlenen odundur bazen, rüzgarlar süpürür küllerini sevgilisinin, dallarının arasından süzülür, er ya da geç başka bir formda dahi olsa birleşeceklerdir, farkındadır.
Bir gitarın derin tınlaması serenattır kulağında, bir uçurtma iskeletinin gökte süzülüşü rüyalarıdır yer yer, nereye baksa sevgi görür bundan dolayı. Her yerdedir özü her anındadır yaşamın. Oyulur işlenirse hele, çatlakları yaşının göstergesidir, derindir ama doldurulamamasından mutludur anılarının. İzleridir yaşamının geçmişi ve geleceğe dair gururudur. Hayal gücünün sınırsızlığında beden bulur ama en çok sarılıp uyumayı merak ederler insanlara dair. Dokumayı, sarmayı sarmalamayı, karışmayı ve kaybolmayı sevdasının bedeninde. İşte bundandır ağaçların kaşık olma merakları. Bundandır en sıcak aşların ahşapla karıştırılması, bundandır, aynı çekmecede birbirlerinin üzerine bırakılmaları.. İçiçe olduktan sonra nereye baktıklarının bir önemi yoktur zira.

Yaymak için varolur ağaçlar da tıpkı insanlar gibi, sevginin tadını.


T.

27 Kasım 2012 Salı

Melekler de doğar

Basitti niyetim. Daha az okumak ve bir o kadar dolanmaktı ortalıkta hayalim. Son sınıfım ben katılmasam dersinize diye gülümsedim, daha güleç bir tonla reddedildim. Maillerle edilirdi ödevler teslim ve sessizce arka köşede takip edilirdi öğretin. Aynı kampüste ayrı kalmıştık tam 1 dönemdi süresi bir merhaba geçirmişti içim. Gökyüzüne ahşap evler mi kurmak istemedik, karavanla aşındırmayı mı asfaltı bilemedim.
Seneler geçti de üzerimizden nasıl da pekişti sevgimiz. Bir baktım ki uzun sohbetler kavuşturmuş kollarını sus pus kesilmiş bizi dinliyor merakla, her buluşmada başka bir makara, beyin fırtınaları bir yana, soyunmadık mı korkusuz anlatmaya. Eh haykırdık da hani elele barışı, tokuştu kadehler coşkuyla. Birdik hepimiz sonunda, farkındalıkla sarılırken doğaya. Böyle başladı, böyle ilerliyor arkadaşlığımız hocamla. Bak yazılar dökülüyor işte uğruna.
Boşuna değil elbet adın. Işık yolcusu kararmaz asla adımların. Sen mutlulukla sarıldıça hayata gör bak kaç genç daha aydınlanır ışığınla. Doğduğun gün dündü, doğduğun gün bugün, yarın ve her zaman. Parlasın kanatların yıldız tozlarıyla. Daha pek çok canlanışta, biliyorum arar gözlerim ruhumu heyecanla. Ne mutlu bir hediyesin sana hayat veren kadına.

T.

3 Kasım 2012 Cumartesi

-Özgürleşme-

Son zamanlarda hep aynı konuların dikkatimi çekiyor olmasından dolayı her ne kadar kendimi tekrarlıyor dahi olsam, günümüz dünyasında cidden bir çarpıklık söz konusu sanırım. Insanlar, öz sevgilerinden adım adım uzaklaşırken, başkalarına dair geliştirdikleri nefretlerle hayata tutunmayı alışkanlık haline getirmişler adeta. Insanoğlunun bir duruma kızmasını yadırgamıyorum, ne kadar istemesem de benim de kızdığım şeyler var ancak bunu her farkedişimde bir sonrakinde kızmamayı ümit ederek değiştirmek için çabalıyorum. Zaman dahi alsa, farkettikten sonra değişim başlıyor inanıyorum.

Şu sıralar kendi yansımalarımı izlerken bir yandan, öte yandan da onların vicdanlarının rahatlamasına şahitlik ve yataklık ediyorum. Kendimle ilgili geçmişi gözönüne serip, bunla ilgili bir rahatsızlığım varsa vicdanen yüzleşirken mümkün mertebe yargılamamaya çalışarak sadece mevcut rahatsızlığın ortadan kalkması için durumu kabulleniyorum. Elbette ki hata insanî olduğundan ve benim, zor bir ergen ve hatta yetişkin olmamdan mütevellit, başarı madalyaları gibi seri seri dizdiğim hatalarım var. Olsunlar, iyi ki de varlar diye düşünerek, anlayarak, sevgiyle, önce kendimi affederek korkak çekingen geçmişteki bana sarılarak, elinden tutarak bugünümde arkamda silikleşmesi yerine, yanımda yürümesine çabalıyorum. Hepsi benim, her hareket benim seçimim ve hiçbirinden pişman değilim.

Benim sorunum kendimi yeterince sevmemekti. İnsanlara verebileceğim sonsuz bir sevgi ve arka planda bir o kadar yargı varken, kendime verdiğim sevginin azlığı ve yargının fazlalığından bihaber, arıyordum, ruhumu, eşimi ve kendimi. Çok sevdim veya çok sevdiğime inandım. Kendim için yapmaya üşendiğim pek çok şeyi başkaları için gözümü kırpmadan yaptım. Yollara ve yıllara karşı koydum adeta. Ruhumun huzur bulabileceği bir anın hasretiyle savrulup durdum. Yaşadım da, kendimce, eşsiz anılarım var biriktirdiğim ve her zaman seveceğim sevdiceklerim. Yine de zor, insanları severken onlardan mahrum olmak, bir yanı insanın sevginin koşulu olmadığını sayıklasa da, öte yanı biraz daha hissetmeye heveslendiğinden midir, beklentiler geliştiriyor. Bu beklentiler hayat bulmadıkça da kurgulamalara bırakıyor yerini. Bir anda bir bakıyorsunuz ki o boncuk gibi parlayan gözlerin feri kaçmış, heyecandan kanatlanmaya hevesli kalbiniz, sinmiş bir kenara, sıkkın, tedirgin, korkak, mevcut duyguyu muhafaza edememiş bir diğerine çoktan yenik düşmüş.

Hiçbir olayın kızgınlıkla ya da küslükle sonuçlanmasına gerek yok aslına bakarsanız. Bazen kendinizi ve sevdiğiniz insanları özgür bırakmanız gerekir, herkes için hayırlı olanın gerçekleşebilmesi için. Ve elbette kimse için kolay değildir bu sürece şahitlik etmek ancak en nihayetinde hayat bir makine değil ve bizler de uzman kod yazıcılar olmadığımızdan dolayı, bazı deneylerin sonuç vermesi için sabretmekten başka yapılabilecek eylem yoktur.

Aynı göğün altında nefes aldığımıza göre, bir şekilde bağlıyız aslında birbirimize

T.

Sevmekten ve söylemekten ve öğrenmekten korkmadığımız bir yaşam dileğiyle

3 Ekim 2012 Çarşamba

-In The Light of Love- Last word


Derindi!
Sesi, sessizliği, bakışlarını taşırdı ismi.
Büyüleyiciydi bir yanı, insanı kendinden alır,
Çorak diyarlarda, semanın altında, bırakırdı bir başına.

Dünya bir yana dururdu, evren öteye,
Bir gözlerinden yansıyan melek yüz kalırdı geriye
Göktü o, güneş, toprak, su, yaşamın ta kendisi.
Ne karmaşık renkler dönerdi içinde insanın,
O dokunduğunda ruhuna adeta.

Gün sanır, peşinden sürüklerdi istemsiz
İndikçe derinlere kaybolurdu oysa ki,  adında
Aydınlanınca gözleri, göründü, içinden fışkıran ile aslolan bir değildi

Yine de her iç çekişte, bir parçasını taşırdı ruhuna nefesinde.
Sonsuzlukta beraber var olmak adına değil bu sefer,
Anladı ki ne kadar güzelmiş aslında kendi gözleri, bakan olduğu için.
Gönül pencerlerinden yansıyan ışıklar adına,
Derinlerinden çıkarıp, saldı geçmişini doğaya,
Devam edebilmek için kaderinin yolunda.

T.

5 Eylül 2012 Çarşamba

- Free Hugs & Peace -

Affetmek için her zaman bir gerekçesi olsun ister insan. Öncesinde kırılacak kadar hazırlamıştır kendini ve başına gelenler sanki kendi bilincinde değilmişçesine çarpar duvarlarına gönlünün. Farkındalık, sadece bir anı bile anlamak yeterdi oysa affetmek için. Her gün, istisnasız her gün, üzerinde yaşadığım toprakları benimle paylaşan biri ölüyor, öldürüyor, tecavüz ediyor, kavga ediyor, küfür ediyor, hakaret ediyor, yargılayarak bakıyor. Her zıtlık bir diğerinin yokolması için yeterli sunuluyor. Yedikleri, içtikleri, makyajları, kıyafetleri, hareketleri, vurguları, fikirleri, davranışları farklı diye bir sürü insanı az görülüyor. O baş örtülü, o Atatürkçü, o emperyalist, o eşcinsel, o gerici, o ilerici, o oyuncu, o sanatçı, o yazar, o kadın, o çocuk, o adam.. Insanlar yaşamları boyunca birbirlerine zulmediyorlar. Gerçekten barışı isteyen kişi, anlamaya çalışsa, yüzleşmeye çalışsa, kabullenmeye çalışsa, affetmeye de çalışır, değişmeye de başlar. Ama olmaz değişimin her zaman kötü olduğu öğretilmiştir. O zaman hiç değişmeyin.

Ben istemiyorum bu ülkede birileri öldürülsün, Türkmüş Kürtmüş, anarşistmiş faşistmiş, deistmiş ateistmiş, insanlığın bunca geliştiği bir çağda, bütün insaniyetinden feragat etmiş kemiklere dönüşülmesini..Kendilerinden bunca nefret edebiliyor olmalarının nedenini anlamalarını umuyorum. Duygu değişimlerini kabulleniyorum ancak bu duyguların esaretine giren insanı canavara dönüştürebilmesini artık kabul etmek istemiyorum. Insanların yersiz bir keyifle oldukları yerde gülümsemelerini, birbirlerine sevgiyle yaklaşmalarını, mesafelerini bütün zarafetleri ve insaniyetleriyle koymalarını, kendilerini ifade edebilmelerini yeniden yeşertmeye hevesli olmasını istiyorum.

Neden senden daha eğitimsiz diye birisine özelmişsin gibi davranasın ki, onun sahip olduğu yetenekleri, kültürü, zevklerini bilmeden. Neden senden farklı giyiniyor diye etiket takasın ki, senin en iyi markaları taşıyor olman mı, renk zevkin mi, uyumun mu, fikrinin sembolü mü karşındakine yukarıdan bakma hakkını veriyor.
Sana hayatını ayırmış, ayırmayı seçmiş ya da ayırmayı kabullenmiş birisine kötü davranabilirken, kendi canına kanına değersiz hissettirebilirken, sevmezken ve sevilmezken elbette ki herhangi bir insanı göz kırpmaksızın öldürmek mümkün olabilir.Çevrenize bir bakın, ne kadar da çok insan Matrixte gibi yaşıyor. En baskılananından en serbestine kadar. Her hareketi dikkat çekmek için  işte bu sebeple en insani duygular bile çıkar süzgecinden geçirilerek yorumlanıyor. Paranoya zihne hükmeden bir virüs olmuş. Öyle mi demek istedi, böyle mi yapmak istedi, artık iletişim öyle bir hale geldi ki, kendini ifade etmekten öte kendinle savaşmaya döndü insanlar için. Hep yan yollardan kıvırtarak, türlü oyunlarla, stratejilerle, sonraki 5 fena adımı hesaplayarak yazmak yazmak yazmakla geçiyor. Hayır diyebilen insan sayısı azalıyor. Hep bir kurban olma, bir maruz kalma durumu sözkonusu, biri bir şey söylemeye çalışıp söyleyemediğinde hemen senaristler masa başına geçip olası felaketleri hesaplamaya başlıyor ve bundan bir dizi çıkarıyorlar. Tv de son yıllarda yayınlanan pek çok dizi de aynı kurguyu öğreterek geçiyor zihinlerden.

İnsan ne istiyorsa yiyebilmeli, kendini rahat hissettiği şekilde giyinmeli, kaygılı konuşmamalı, rahat olmalı genelinde. Hareketlerini bir amaç uğruna kodlamaktansa, ağırlaştırılmış tempoda algılamalı durmaksızın akan dünyayı.

İşte o zaman affetmek barışı getirebilir. Tüm dünya çırılçıplak kalsa, ne önemi olur sarayda yaşamanın ya da çöplükte yatmanın. Öylesine mutsuzluğa kurgulanmış ki, mutluluğun kıymetini ve ne güzel olduğunu hatırlayamaz olmuş insan, bir de üstüne koşulu olduğunu savunduğunda hastalığın ne kadar yayıldığını anlamak gerekiyor.. Barış için sadece sarılmak yeterli bence. Sizin gibi düşünmeyen bir insana sarılın ve onu yargıladığınız için kendinizi affetmeye çalışın. Zaman alacak, ama kişinin kendi için çabalaması, savaştığı tüm benlikleriyle barışmasını sağlarsa, bir sürü insanla barışmış oluyor aslında.

T.

Hayırlı olan gelsin başımıza her gün ağardığında...

25 Ağustos 2012 Cumartesi

-Denge-



Çocukken çok farkında olmuyor insan ya da daha farkında mı desem bizim zamanla yanlış anladığımızın gerçekliğin.. Taa ki işin içine herkesin kendi bildiğince, ona öğretildiğince uyguladığı kurallar girene dek. Önce yanlışlar öğretiliyor sonra doğrular. Ayıplar var. Bedenden atılmak istenen ve bedene alınmak istenen herhangi bir şeyin ayıplaştırılabileceği bir çağda yaşıyorsun. Hapşırmak, ağlamak, kusmak, gaz çıkarmak, geğirmek, zevke ulaşmak mesela. En dünyevi boyutta bile ne kadar da sığlaştırılabilen düşünceler zinciri. Nasıl ve kime göre uydurulduğu belli olmayan bir sürü kurallar. İnsan olarak, hep dikkat etmek zorunda olduğun, bir hayat yaşamaya zorlanıyorsun. Oysa ki bir denge var. Eşitlik ki güneş gibi, sevgi dolu doğar insanın kalbinde, aklından geçerek. Hepimiz çıplak değil miydik, yanlış mı anladım acaba, derisinin kalınlığı mı peki kişiyi üstün kılan, gözünün rengi mi, üzerinde doğduğu kumaşın pahası mı, kanının grubu mu annesinin, henüz verilmemiş adı mı, üzerine dikilen soyunun adı mı, nedir? Ölümü görebilecek kadar yakın olduğunda, elde ettiği neyi beraberinde götürebiliyor olacak bulamıyorum. Sadece üzerinde olanlara bile sahipliğin bitecek bu beden için. Peki, her şey bunca çıplak başlayıp çıplak bitebiliyorken nasıl oluyor da geriye kalan her anda giyindikçe giyinmeye çalışıyor insan? Üzerini giydirmeye duyduğu açlık içini açıkta bırakıyor yavaş yavaş. Sadece bir tek neden bulduktan sonra soyunur gibi çıkarıp atıyor, bir bir kendisini güzel kılan özelliklerini. Gitgide daha madde bağımlısı bir hal alıyor insanlık. Yıllar geçtikçe bu oyunun birer parçası olmaktan çıkıp oyunun kendisine dönüşüyoruz aslında. Hepimizin gizli kullanım kılavuzları var. Mekana, duyguya, duruma göre farklı farklı karakterlere bürünüp her yerde, oynuyoruz. Kendimizden ne kadar uzaklaşırsak o kadar yüzleşmeden kaçabiliyoruz. 'Ve ne mutlu değil mi ki koskoca bir ömür boyunca kaçabileceğimiz sonsuz şey var. Oley. Meksika dalgası hatta. Eh ölünce de kaçmaktan kurtuluyoruz zaten. Farelerin kemirdikleri hasır şapkalar gibi delik delik kalan bir ruhla başbaşa, sonsuzlukta. İnsan daha ne ister. İyi güzel oldukça havadar. File çorap gibi, seksi de gösterir, Wohoo' kafası aslında ne kadar şanslı/şanssız oluyor bu durumda. Şanslı çünkü her zaman gidebileceği bir yol var. Şanssız çünkü, gözlerini çevirmediği için midir, bir türlü göremez, diğer tüm yolları. Kesişim noktalarını...

İşte bunların hepsi olmaya koşullandırıldığımız insan yüzünden.

Ben, sırf üstünlük gösterme arzusu yüzünden birbirine horozlanarak iletişimden yoksun hale getirilmiş; kendisinden farklı olan her şeyi yargılama hakkını verecek kadar özgüveni yerlere inmiş; kadınlarının ego kavgalarına sokulduğu ve hatta kimi zaman öldürüldüğü, cinsiyet ayrımının ve ırkçılığın uluorta görüldüğü, okuma yazması olsa da okuma anlaması olmayan, istese de imkan bulamayan, hiç bir anında sabır gösteremeyen, kendisi dahil önce çevresine sonra da her şeye büyük bir nefretle yanaşan, sevgiyi maddileştiren, şeklini değiştiren, hasta, mutsuz, fikri pis insanların da olduğu bir ülkede, bir dünyada yaşıyorum.

Her sabah uyandığında, aldığı her nefesin farkında, bedeninden yaşam akan, tüm canlılara değer veren, bir şekilde hayatı onlarla paylaşabilen, yüzü gülen, özgür, mutlu, varlığının bilincinde, rengarenk, doğa ile bütünleşmiş, ruhunu keşfetmiş ve geliştirmiş, düşünceleri dingin, hayalleri gerçek insanların olduğu bir dünyada da yaşıyorum. Ve daha da fazla insanın mutluluğu yeniden benimsemesini diliyorum.

Tüm sorunlar, bireysel, toplumsal, evrensel her ne varsa, dengeli çözümler olmadığından meydana geliyor ve giderilemiyor. İnsanlığın aslında barışı tarif edememesi bütün mesele.. Oysa sevmek, mucize yaratmaktır, mutluluk ise özündedir insanın.

T.

20 Ağustos 2012 Pazartesi

-Başka Bir Bayramda-

  Bereket, sevgi ve kardeşlik akıyor toprağından cihana oysa.. Insanları güler yüzlü, sarmal, dinleyici. Bilimi doğurmaya, sanatı geliştirmeye hevesli. Düşünür, tartışır, anlaşır, uygarlıkların yaşam hikayesi. Tam da üzerinde durduğumuz coğrafyada. Bir nevi kronolojik ütopya. Herkes birbiri için eşit şartlar geliştirmeye çabalasa da, en basitinden varsa bir yöneten, geri kalan herkesten daha nüfuslu olduğundan mıdır, kurulamamış istenen düzen.. Gel zaman git zaman çoğaldıkça, hanelerden elbet çıkmış bir içi kara. İlk yalanın icadından sonra, tüm hayallerini gerçekleştirecek kapının açıldığını sanan içi kara, farkedilene kadar rengi, aşılar fikrini, yandaş arar emellerini gerçeğe ulaştırabilmek için. Öte yanda toprağına, ruhuna, kanına vakıf olan, biraz düşünen her insanın beslediği sevgi gibi neşeyle akarken dudaklarından zıt fikirlinin, ölümler yaşanır arkasında, isyanlar savaşlar gerçekleşir, ayrımcılık büyür, insaniyet küçülür, doğa da bir yandan vurur, yarın için türlü türlü zeka oyunları geliştirilirken, gıdım gıdım, önce reddedilir inceden olmaya çalıştıran ademoğlunun en vasat torunu 'modern insanlık' sonra yetiştirilir makineleştirilir. Kendine yabancılaşmak bir yana, olası geleceğinin yokluğundan korkar insan ve bundan mütevellit elinin altındaki her şeyin sürdürülebilir olmasını arzular.


Demek ki bunların hiçbiri yeni değil. Ne zaman için düşünürse düşünsün, bu süreçler kaderi olmuş bazı nesillerin. Bir yanda da nefesin kıymetini anlamak için çalışan ve anlayan, anlatanlar, her türlü algının ve aydınlığın kapısını aralamak için çabalayanlar. Toprağa ulaşmadan hangi bitkinin tohumuna dönüşmek istediğini bulmaya çalışanlar da var.. Hayat geliştikçe, vidalı robotlar gibi dünyaya getirilip sonra kaybolan ya da bulanların harmanında labirentin sonuna ulaşmak asıl amaç. Sevginin azaldığı her an, varlığının kıymeti de azalıyor insanın.


Barış, Sevgi, Zeki, Özgür, Mutlu, Coşkun, Neşe, Armağan, Varol, Melodi, Beste, Çağdaş, Güven, Onur, Toprak, Hayat, Deniz, Güneş olsun tohumlarımızın adı, öyle ki, kaderlerini muhafaza edebilsinler, güzelliklerini sergileyebilsinler, renkleri serebilsinler yeryüzüne.

Şimdi, bugün, yarın neden güzel olmasın ki? Bayramda küslerin barışması köklü bir gelenek değil miydi bir çok inanışta. Bugün neden hala savaşlar var?

Sabahlarımız barış ve sevgi dolu olsun..

T.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

-Çerçevesiz Anılar-



Baktım ki, yani içimde tutmak hoşuma gidiyor, seviyorum aslında ama bana zarar vermesini engellemiyorum. Başladım kaybolmaya kendi derinliğimde, meğerse anlamak için dibe inmene gerek yokmuş çünkü çıkışı zormuş. Sen yeterince iyi bakabilisen her aradığın sana yükselirmiş. Ama öyle dünden bugüne değil. Gözlerini alıştırman gerekiyor kendi rengine, kuvvetlendikçe daha net görebilmek için. Kusman gerekiyor içindeki kiri pisi, belki ağlaman uzun uzun, bir şekilde içten içe dışarı çıkarmadığın ve içinde, üzerine tepeler kurduğun o cevapları tek tek temizlemen şart oluyor. Sonra bir bakıyorsun ki, üstünü kapattığın hiçbir şey seni senden koruyamamış. Kendini koruyamadıkça, insanlara karşı da kalkanlar almışsın.Anlamamışsın, gereksiz yük taşıdığını, öylece kendi kendine, mahallenin delisi gibi dolanıp durmuşsun, düşünmemek için de kaçarak kendinden.. 
Şimdi diyorum ki, sevdiğim hiçbir şeyden vazgeçmek zorunda değilmişim meğerse, sadece onları nereye yerleştireceğimi bilmemişim bunca zaman. Temizlemeye başladıkça günden güne, bir ferahladı sanki, genişledi içim.. Öyle ki havuz bile inşaa ettim eskiden nefes alamadığım o yere.  Olayların daha farklı olmasını elbette ki isterdim aslında evet, ama diğer türlü gelişmesi de benim tercihimdi, ademoğlu her zaman neyi istediğini bilemiyor, ama öğreniyor. İşin en güzel yanı da bunu deneyimlemek zaten. Artık en azından bazı şeyler farklı gözlerimde. Ben nefes aldığım sürece, bırakmadığım hiçbir şey benden gitmiyor zaten. Ben de eskimesinler diye çerçevelemek yerine, en güzel, güneşli, en sevdiğim köşesine yerleştirdim duvarlarımın. Varsınlar eskisinler, zaman aksın, istediğim her an gözlerimi çevirip bakayım, hatırlayayım ve mutlu olayım güzel anılarıma. Ben de yıllanmıyor muyum en nihayetinde? Yargılamak yerine izleyeyim.. Öyle de böyle de geçiyor an, en değerli yerimde silikleşsinler madem dedim. Ve affetmeyi denedim, kendimi, çocukluğumu, ergenliğimi, yetişkinliğimi, özenle yerleştirdiğim tozlarımı, temizledim yavaşça.. El alışkanlığı, değil mi işte, biriktiresi geliyor insanın çeri çöpü anılarının üstüne, ama her seferinde geçiştirmek yerine en azından dursan bile, hareketsiz, kendin için bir şey yapıyor oluyorsun.. Gerçekten, kapılmadığında bile o hisse, başarmış oluyorsun, adım adım yürümeyi öğrenmek gibi aynı. Ve öylesine büyüleyici ki, sade, çıplak, coşkulu ve rengarenk, muazzamlığına ağlıyorsun çok acaip.

Sözün özü: öyle bir şeymiş ki nefes almak.. Ciğerlerine ve avuç içlerine yaşattığı mutluluğu deneyimlemenin yaşattığı yenilenme bir yana, hep istediğin şeyin anahtarının sende olduğunun farkındalığını yaşıyorsun. Dört gözle sarıldığım pek çok fikri bıraktım ki tutabileyim ellerimde, sarılabileyim kendime ve ne kadar da yumuşakmış saçlarım, bebek gibiymişim ya yumuşacık. Düşünmeden insanları, coşkuyla çıkardım Güneş'i içimden. Her daim bir mutluluk içinde küçük bir kız o  her istediğini alıyor, onun için her şeyin olasılığı mümkün, fazlasını beklediğini düşünmüyor. İzledikçe öğreniyorum işte ben de.


Anladım, sadece kalpten geçmiyormuş hayat, uğruyormuş, ama dönüp duruyormuş içinde insanın. Tepeden tırnağa her köşesini sarıyormuş bedeninin devr-i daim yaparak. Gürül gürül akarken yaşam enerjisi hücrelerinde, boşlukta düşercesine rahatlıyorsun.. Anladıkça kendini, daha kolay görüyorsun olayları ve insanları. Kırgınlıklarını, kızgınlıklarını, mutsuzluklarını sadece duruşlarından değil, söylemlerinden de çıkarıyorsun adım adım. Mutluluğun arttıkça, yaydığın renk de değişiyor, hareketlerin de, duyguların da, her şeyinle yenileniyorsun.


 Bütünlüğe yakın olsun yaşamlarımız.


T.