1 Haziran 2012 Cuma

- Bir Günlüğüne-


Bir günlüğüne, bir günlüğüne, kır kalıplarını ve dokun ruhuma,


Çırılçıplak, savunmasız, yeniden, ben, doğdum bu dünyaya,
Rüzgar ol, güneş ol, martı ol,
Gözlerimden al ilk nefesini,
Haykır bana zamanın öldüğünü
Ve dünyanın bizi gördüğünü...

Korkma düzene yenik düşmekten, kaybetmekten, değişmekten.
Kalbin senin yolun gözler, kavuşturmuş ellerini, seni diler.
Kaygılarını yerleştir sırt çantana, bir müddet taşı yanında,
Yorulduğunda, yavaşça çöz iplerini, bırak sonsuzluğa

Düşünme, sadece dinle, dalgaların yüreğine vuruşunu,
Kapat gözlerini, ellerini, hayallerin ol.
Burada kaleler yıkılmaz, şarkılar acıtmaz rengarenk tüm çiçekler,
Dokun haydi yıldızlara, sarıl varlığıına sen de gel bu düşler yolculuğuna..

T.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

-Tutamadı Zamanı-

Öylece geçti zaman, bakarak çoğunda. İzledi. Her şeyi. Bekledi bir yandan da, neyi beklediğini bilmeden. Geçti zaman. Aktı gitti, kum saati gibi.. süzülerek geçti. Bu süre zarfında hep bir şeyler denedi. Çoğunlukla insanlar için ama bir gün koptu göbek bağı, açıldı sırtında gözenekler, kum rengi. Hisetti, bildiklerinden farklı güçleri. Kafatasında çınlayan sesi dinledi.. Bedeninin bölünüşünü izledi, gözlerini kendi içine çevirip.. Gözlerini dikti, odaklandı ve gözlemledi insanları.

Üzgün, içten içe. Hüzünden eser kalmamıştı belki de ama bunun bilincinde olmaktan ötürü müdür sürekli bir eylemden arınmanın şaşkın boşluğu ve rahatlığı içindeydi. Tuhaf geldi her şey. Affetti. Ağlayarak vazgeçti, tozlar saçtı dünyaya..
Hep aynı sözleri söyledi : 'Tree in the wind, feel sunshine'. Sevgiyle sessizce, derin derin, ferah ferah ağladı. Kimse görmedi. Çiçekler yetiştirdi ebrulî, birer birer isim taktı onlara. Şarkılar mırıldandı, her şeye, her zaman.

Çok sevdi, kendine bile büyük geldi sevgisi bundan dolayı yoruldu fazlasıyla. Bir türlü vazgeçemedi sevmekten, ama öğrendi. Ne de çok savrulmuştu ordan oraya, en çok da kendi yapmıştı bunu. Sevgi için yaratamayacağı fırsat yoktu. Çünkü zaman, sevilene verilecek, en büyük hediyeydi.

Gülüşlerini izledi, insanların, özellikle de sevdiklerinin. Dinledi, düşüncelerini, kısıktı herkesin sesi, çekingenlerdi. Sevgiden lanet olduğuna inansa, elinden gelse, belki dilerdi. Öylesine renkliydi ki duyguları kendi içinde, renklerin anlamını çözerken içten içe, görmelerini isterdi elbette, kendi gördüklerini.

Çörekler pişirdi, tarçın kokan, mis gibi, sıcacık. Çay demledi, harmanlayıp. Beklerken bir yandan, göz gezdirdi evinin içinde, ışık ne kadar da değişik açılarla giriyordu odanın içine..Neredeyse gitmek üzereydi aslında, son anlarıydı aydınlığın, en canlı renkleri gözler önüne serdiği sanatçı saatleriydi güneşin. Birbirinden bağımsız ama bütünün parçası bir sürü eşyayı aydınlatıyor, hatırlatıyordu belki de.. Haylaz tepkiler ustası, muzur görmüştü çoktan, kırmızımsı ışığın altında parlayan raftaki tütünü. Fokurtular yükselirken çaydanlıktan, estetik adımlarla parkeyi okşayarak dolaba yöneldi ve aldı tabakasını. Hızlı hareketlerle geri dönüp tezgaha sardı sigarasını. Derin bir nefes çekti. Akşam çökmeye başlamıştı bile. Işık istemedi, hafif bir müzik açıp, pencerelerini araladı. Büyük mumlarını yaktı. İzledi, camından yansıyan hayatları. Karşı binanın bir penceresinden doğum çığlıkları yükselince, hiç tanımadığı bir insanın, hayatının dönüm noktalarından birine şahitlik etmiş olduğunu fark etti, az önce.. Arka sokakta fahişeler, arayışta, muhtaçlıkta. Sahipsiz. Kimsesiz. Hayal etti o an, tarlada pamuk toplayan kadınları, nasıldı hayatları, mutlular mıydı acaba. Dışarıdan sadece bakınca ne de karmaşıktı bu döngü.. Loş bir odada, kazaklar altında yazan bir çocuk gördü, onu izledi. Film gibi, başını nereye çevirse gördüklerine şaşırıyordu. Son nefesini alan adamın duasını hayal etti. 'Insanlığa değerlerini geri ver tanrım.'

Ne kadar da belirgindi tüm bu hayatlar, tepesindeki karanlığa rağmen.. Kimisi için bir nefes uzaktayken kimisi için sönmüştü çoktan varlığı. Elinde gücü olsa, müdahale edebilmek isterdi talihsiz olaylara, sihirli bir değneği yoktu ama sihirli bir kalbi vardı biliyordu. Yüreğinin sesine uyduğundan, hep izlemek zorunda kalışına içerledi bir an. Tanrıcılık oynamadığı için. Hayatlar akıp gidiyordu önünden, her gün, hem de onlarcası. O ise kaç kere istemişti hayatına son vermeyi ama yaşamıştı ve yaşam oldukça değerliydi. Şükürleri yağdırıyordu aldığı her nefese. Aç, kimsesiz, savunmasız, perişan, insanları izledi. Kızdı kadere çok kızdı. Ama affetti kaderi. Tanrıyı lanetledi, çocukça davrandığı için. Gün ve geceyi affetti, sergiledikleri ve gizledikleri için. Renkleri affetti, yeterince dikkat çekemedikleri için mükemmelliklerine, gösteremedikleri için kendilerini. Zamanı tutamadığı, karşı koyamadığı için hayata, kendini affetti.

Sesleri emdi, renkleri emdi, sevgiyi ve nefreti emdi. Venus'e ağladı, Narkisos'a ağladı ama en çok Hephaistos'a ağladı. Kendine benzediği için, kaderine ağladı, ağladıkça affetti, affettikçe rahatladı. Ve emdi her şeyi, gömdü içine, serbest bıraktı içini.

Bir yarısını güneşe bir yarısını aya fırlattı ve toprağa gömdü kalbini. Bulutlara şarkılar söyledi, bulutlar ağlarken, derin duyguları, bulutların isyanı oldu.. Fırtınalar koptu, denizler dalgalandı, ay ile güneş yan yana durdular.

Topraktan bereket aktı, filizlendi. Tiz sesli çiçekler açtı, rengarenk, dans eden.. Mevsim doğdu, ilkbahar. Rüzgar esti, 'Tree in the wind'. yapraklar birer birer terkettiler dallarını, özgürleşirlerken, selamladılar yeni yaşamları. hiç kırgın değillerdi, kuruyup gidecekleri için. Bilakis mutlulukla ayrıldılar yerlerinden, zamanları gelmişti çoktan. Toprağı öptüler, yavaş yavaş, sevgiyle saygıyla bıraktılar bedenlerini, verdiler ruhlarını toprağa, karıştılar en derinine dek yol aldılar.. Ve insanlık toprağın kalbinden yeniden doğdu.

T.

29 Mayıs 2012 Salı

-Güz Ritueli-








Kalktı, kanatlarını iterek, sakin adımlarla bataklığa yöneldi. Çiçek desenli bir sakısıyı tepeleme çamurla doldurdu. Bahçesindeki eski ahşap sandalyeye oturdu, sırtını güneşe vererek. İçini ısıttı evvela. Ellerini yavaşça saksınin içine batırıp bir avuç çamur aldı. Bulaştırdı ellerine, hissetti tüm hücrelerinde. Ensesinde bir ürperti hissettiğinde rüzgar çoktan yanaşmıştı. Güneş kavururken ortalığı, kanatlarından damlayan yaşlar, kuruyan çamuru ıslattı.

Avuçlarında yoğurmaya, yuvarlamaya başladı. Her hamlesinde biraz daha şekillendi avuç içleri. Saçını kesti,  ardından tırnağını ve etinden ufak bir parça. Gözyaşlarını damlattı üzerine, yumuşattı. Bir tutam kuru yaprak ekledi, bir tutam kadim kelam. Hepsini karıştırdı. Tamamladığında, güneşe bıraktı, kurusun, öz emsin diye kendini.
Rüzgarın kulağına fısıldadı, sessizce : 'Sakin ol.. sakın acele etme..' Rüzgar bir yandan heyecanla titrerken öte yandan sadık, tuttu nöbetini. Evin içinden şarkılar yükselmeye başladı.

'Bir kadın doğdu, gökyüzünden.
Parlak ve ürkek.
Işık demetleriyle dans ederken, ben izledim.
Bulutlar eşlik ederken dansına, dünya susakaldı.
Insanlık böyle bir güzelliğe şahit değildi, ondan önce
ve unutacaklar onu yıprattıktan sonra.'

'Ben izleyeceğim, belki üzülerek. Buruk bir tebessüm dalgalandığında yanaklarımda,
Sen göreceksin.'

Süpürdü ortalığı, ayinler okudu, art arda. Zaman kaybolmuş, akıp gitmişti boşlukta. Penceresinden dışarı baktı. Ne kadar da sade, net ve sessizdi her şey. Yeni bir farkındalığın aydınlığıyla çıktığında kapıdan, rüzgar çoktan yanındaydı.

'Şimdi, sıra sende. hadi.'

Mutlu bir çığlığın ardından geri çekilip hız aldı rüzgar ve var gücüyle indi heykelin üzerine, birkaç saniyede. Yere yığdı tek hamlede, parçaladı. Melek kanatlarını açarak yaklaştı toprağa. Saçlarını sıyırıp yüzünden yanağını okşadı ilk, kadının. Ardından tuttu ellerinden kaldırdı, doğduğu noktadan yükseğe. İçeri götürüp temizledi doğum kirini. Sildi yorgunluğunun izlerini. Giydirirken itinayla, şarkı söyledi ,yeniden..

'Dans edelim bulutlarda. Doğaya sarılalım. Özgür ve tedirgin.
Hoyratça harcamayalım varlığımızı. Kalsın, mirası olsun değerimizin.'

Saçlarını taradı sevgiyle. Islak saçlardan bir tutam kesti sonra ve bir damla kan akıttı ensesinden kadının. Kilden bir kaseye koydu. Üzerine birkaç toz serpti. Yeniden bahçeye yöneldi. Rüzgar evin içinde, doğanın  çevresinde turlarken zarif ve dikkatli, doğan; gözleri kapalı, oturuyordu yatağın üzerinde. Alıştırmaya çalışıyordu, kendini, yeni dünyaya. Aynı zamanda, bahçede gömülüyordu kase, tam da kızın doğduğu yerde. Zamansız hikayede yıllar geçti belki de, bir filiz yeşerdi tam da kasenin durduğu yerde.

Efsane mi bilinmez, derler ki, o günden bugüne, her güz geldiğinde, melekler inermiş bahçeye, topraktan doğanı anmaya. Kendi tohumlarından tekrar ve tekrar doğan bu kadının, yön verdiğine inanırlarmış insanlığa ve aşkı elbette. Soyundan gelenler, törene çevirmiş bu sonsuz doğumu. Kan akıtıp kendi enselerinden, sürmek için dudaklarına sevdiklerinin ve içerlermiş gözyaşlarını, şarap niyetine, sevginin ve birleşmenin şerefine, acının da aşk kadar paylaşıldığına inandıklarından...

T.


18 Mayıs 2012 Cuma

-Thinking-



Düşünsene arıyorsun doğumundan ölümüne neyi aradığını bilmeden. Tanıdığın herkesi, adım adım biriktirdin, deneyimledin, kaydettin hislerini, mutlu günlerinde yanında olan, güzel gülümsemeli nice dostların vardı. Odanda duvarın kenarına sinmiş, dizlerin karnında, geceyi izlerken ağladığın zamanlar daha dün gibi önünde. Bazen yeterince karanlık olmazdı hatırlar mısın, dolabın içine girip otururdun. Yatak odanın balkon kapısının önüne biriktirirdin içtiğin şarap şişelerini. Duvarların sigara dumanı rengi ve hep bir tını olurdu yansıyan üzerlerinden. Ne de çok severdin sen biriktirmeyi.  Öyle ki, yetmezdi dökemezdin içini, etine saplardın acılarını. Geçti mi yaralarının izleri, zaman mı iyileştirdi yoksa sen mi yaladın onları? Az mı ıslattın gözyaşlarınla, elinde avucunda ne varsa. Şimdi o nefesler yok bile içinde, döktün nice yalnızlığını, kustun, kızdın, kırdın kendi içine ya da kendi içinde. Bazıları artık soluk birer anı, bazıları eskiden dosttu yüreğine ya da sen öyle sandın. Hepsinin bir amacı vardı elbette.. Ama sevdin, seni sevenler de oldu. İnsanları ayırmadın, gözlerini, ellerini, gülüşünü, hareketlerini, kadınlığını, erkekliğini, sessizliğini, sözünü kategorize etmedin. Sevdin, çünkü senindi sevgi, istediğin gibi dağıttın.. Özgürce! Hiç cimri değildin bu konuda aferin. Ama yazık sana bilinmedi ki kıymetin..

Ne demekti sevmek keşfedebildin mi örneğin? Kaç kişiyi ölümsüz kılmak için çabaladın, kaçı için savaştın kendinle, yoksa sen hep müsait miydin zaten tüm bunları içine kaydetmeye. Onyıllar sonra hiç bozulmamış bir şekilde, gözlerinden yansıtmaya, karşındakine. Neydi bunca sevme isteğin insanları, çocuk yaşta anlamış mıydın sevginin yüceliğini yoksa öğretildi mi bu sana, kendin mi geliştirdin, yoksa eksiğin miydi belli değil. Karşına neden hep sevgi kanalları farklı insanlar çıktı hiç düşünmedin. Peki anlıyor musun şimdi, yıllar yılı geliştirdiğin o profili nasıl değiştireceğini?

Yalnızlıktan korkardın sen hatırlıyorum, şimdilerde oldukça iyiymiş aranız sevindim. Hep merak ederim, çok zor oldu mu uyumak ilk zamanlarda. Peki ya şimdi, yanında biri varken aynı rahatlıkla uyuyabiliyor musun acaba?

Kimisiyle her şeyi yapabilirdin, kimisiyle her yerde gidebilirdin, kimisiyle herhangi biri olabilirdin, biliyorum.. Peki kimi seçtin? Zor günlerinde genelde yalnızdın. Zamanla vazgeçtin mi insanlar için ağlamaktan? Gözlerinden akıtıp yüreğini temizledin mi mesela, sırf kendin için.. Herhangi biri için herhangi bir şey yapmaktan, kendin için en ufak bir iyilik yapacak algıya ulaştın mı bugünlerde merak ederim. Yerinde mi keyfin, mutlu musun. Olmalısın aslında, hep fazlasıyla hakettin, ama saftın tabi ki sen de. Anlamadın ne kendini ne ötekileri, bilemedin değerini..

T.

8 Mayıs 2012 Salı

-Just Married-



Şimdi dönüp baktığında geriye aslında ne kadar da güzel şeyler biriktirmişsin kendin için.. Anıların, tecrübelerin, acıların var boy boy, renk renk. Gözyaşların, gülümsemelerin, gülerken ağlamaların.. Bebektin, çocuk oldun, ergen oldun, yetişkin oldun, kadın oldun. Şimdi sırada eş olma zamanı. Ruhunu buldun, ne mutlu, tanıdın, ellerinden tuttun, kalbine dokundun, yaşadın, yaşıyorsun, yaşayacaksın. Gözlerine bakarak bir söz vereceksin o gün ona, bundan sonraki hayatınız adına. Tüm neşenin ve içindeki temizliğin sana yansıması bereket olsun Emel, mutluluk olsun, başarı olsun, şifa olsun.. Yeni hayatına geri sayım yaparken, şükredesin olduğun insana, sevdiğin adama. Hayata, sizi bir araya getirdiği için, arkadaşlarına, mutluluğunun gözlerinden yansımasına şahit olabilecekleri için, ailene, sana can verdikleri için.

Dilerim ki, masumiyetinizi her daim koruyabilin, birbirinize sevginizi asla esirgemeyin, içinize sindirin birbirinizin kokusunu, her zaman sevgiyle yaklaşın birbirinize, anlayış temel taşlarından olsun evliliğinizin, yargısız olsun günleriniz. Tartışmalarınız tuz biber yüzünden olsun. Kendinizi birbirinize ne de başkalarına ezdirmeyin. Bireyliğinize saygı duyun.
Dilerim ki, gözlerinizdeki heyecan daim olsun. Yaşlılığınız elele, mutluluğunuz dallı budaklı olsun..

T.

22 Nisan 2012 Pazar

Hüüp Oh!

Bundan tam 6 sene önceydi, ellerin ellerime değdiğinde. Yüzünde kocaman bir gülümseme, genelde başın eğik önünde, sessiz ve heyecanlıydın o gece. El sıkıştığımızda sen güçlüydün, ben çekingen. Ne kadar da hızlıydı her şey, hiç unutmuyorum hala bunca seneye rağmen. Ankara sokaklarına kazımak istemiştim adını, gücüm olsaydı keşke haykırmaya ama sadece minnet duyuyordum hayata sonunda göz göze gelebildiğimiz için. Sırtını yasla isterdim hep bana, hep etrafında olayım. Sekreterin olayım, masözün olayım, şoförün olayım, annen, sevgilin, eşin, arkadaşın. Hayranın olayım.. Aradan geçmiş bunca sene, bambaşka şehirlerde, hala sen varsın içimde.. Hala ilk günkü gibi hissediyorum seni düşününce. Şimdi denizleri serebilirim önüne mesela. Çok fazla şansım var bu sefer, sen yine sessiz, başın önünde. Dayatılmış yarı seçilmiş hayatlarımızı kontrol etmekle öylesine meşgulleşmişiz ki büyüdükçe, bazen bakıyorum çevreme, yabancılaşmışım kendime bile.

Ellerimden nefes alıyorum, ama bu sefer senin avuç içlerine. Nefesimi katıyorum nefesine sonra sana yolluyorum onu, içine çekiyorsun, içinde büyüyorum yavaş yavaş yayılıyorum hissediyorum. Farkında olduğun zaman yine kesişecek yollarımız biliyorum. Acaba bu sefer kaç sene gerekecek seni bana getirmek için. Beklemek değil mi yaşamanın bilmem kaçıncı anlamı. Bekliyorum işte.


Daha nice mutlu günlere..

T.

20 Nisan 2012 Cuma

- Verba Volant, Scripta Manent-

Ellerini, gözlerini, enseni hayal edip nefes alıyorum avuç içlerimden. Bir müddettir yoğun bir şekilde kendimle ve seninle ilgili düşünüyorum. Daha farkındayım, keyfim yerinde. Hani bir türlü tanışamadım ya seninle, denk geldik de çarpışmadık ya, bunca zaman. Konuşamadık tabi, şimdi yaşıyoruz ama, aslında ne kadar değişik. Bir şeyler oluyor aramızda ama bambaşka yerlerde akıyor hayatlar. Bunların da etkileri var muhakkak, bu duyguların hepsinde. Sesini özledim mesela. Sen duruyorsun şimdi, ben de duruyorum. Bilemiyorum, konuşmak ister misin mesela. 
Sana hep açık olacağıma söz verdim, o yüzden duygularımı düşüncelerimi gizlemeden anlatıyorum. Elimize gelenleri yaşıyoruz ikimiz de belki de. Ne mutlu bana ki seni yaşama şansım var. Tarif edilmesi zor bir duygu ama sen anlarsın belki. Seni çok istemek ve sevmenin sonucunda, kendimle muhakememde, seni kaybetmemden korktuğum çıktı. Oysa bilincimin daha önceden seni kaybettiğimi dile getirmesi ve telkini, ayrıca gelme özgürlüğü, gitme özgürlüğü fikirlerine rağmen. Sana dair hayallerimin gerçekleşmemesinden korktum. Sarsılırmışım. Ne mekanizmalar değil mi? Bir yerlerden açığa çıkıyorlar işte. En azından artık biliyorum, bilmek hep daha iyi.'Seni sevdikçe kendimi seviyorum' demiştin ya bir akşam, kendimi sevdikçe, seni daha da seviyorum. 

Bir de; bir gün büyüyüp kabuğumdan çıktığımda, çok güzel bir kelebek olacağım ben. Sen de 'Derin' olacaksın. Sırtıma bindireceğim, tüm bir gün uçacağız ve sen şarkılar söyleyeceksin, doğa içimize dolarken.

Doğduğun güne şükürler olsun.

Yesterday is a history, tomorrow is a mistery but today is a gift..

T.

18 Nisan 2012 Çarşamba

-Fırtına-


Hayat insana taşıyabileceğinden büyük yük vermiyor aslında. Başımıza gelen her olayın iyi bir sebebi olduğuna inanıyorum. Ancak bu iyilikleri geniş çerçeveden bakarsak bazen anlayabiliyoruz. Böylelikle aslında algılama açımızın ne kadar görüş açımızla sınırlı olduğunu da farkedebiliriz. Doğduğumuzdan itibaren dolaysız gerçekleşen tüm olayların bir amacı vardı muhakkak ve bu bir nevi yaşama kararlılık oyunu özünde. Sadece sevmeyi becerebilmeyi gerektirmekte; insanı, objeyi, kavramı farketmiyor. Sevmekten tereddüt ettiğin an, kaybediyorsun.

Sonsuz bir yaşamın parçasıyız hepimiz. Olduğumuz insanın ve bizi çevreleyen dünyanın nimetleri öylesine yüce ve sınırsız ki, keşke istediğimiz kadarını kontrol edecek yeteneklerle gelebilseydik toprağa. Aslında gelmiş de olabiliriz ancak, zamanla, hayatla kaynaştıkça o yeteneklerimizin köreldiği de acı hakikat halini alıyor bu durumda.  Yani düşündüğümüzde, uçsuz bucaksız bir dünyada tek bir bireyiz. Yalnız ama hala hayatta olduğuna göre oldukça güçlü, ne mutlu. Bu süreçte  yanımızda kendimizi daha iyi hissettirecek insanları arıyoruz ve buluyoruz. Her kişiden öylesine önemli bilgiler ediniyoruz ki hayata ve kendimize dair. Bundandır belki de vazgeçmenin zorluğu. Ellerin birleştiği, insanların yan yana yürüdüğü ama parkurların birbirinden farklı olduğu ancak varış noktasının tek olduğu bir dev yolculuk yaşadığımız.

 Bir kere inanmış bulundurdum kendimi, insanların ve benim kesişim noktalarımız olduğunda ve hatta ruhumu tamamladıklarına. Çok özel insanlar ki, varlıklarından ötürü önce şükrediyorum hayata. Puzzledaki eksik parça misali, fizik yaklaştıkça bütünlük artıyor sanki. Aldıkları her nefes nefesimin parçası olmuş, varlığımda açıkları kapatıp, bütünleşmemize vesile olan bu insanların kim bilir kaç tane olduklarını, hangi koşullarda birbirimizi tanıyacağımızı, birbirimize ne derece aşık olacağımızı bilemeden yaşıyor olmamız da sabretme dersinin en önemli kısmı sanırım. Bütünleştikçe, aslında olduğumuz insanla da tanışma şansımız oluyor, ki, bu durum, her zaman yüzümüzde kocaman gülücüklerin açmasına sebep olmayabiliyor. Insanoğlu, belki de sorumluluk duygusunu sevmemesi sebebiyle, kendine ayırması gereken zamanı ve vermesi gereken değeri askıya almaya daha meyilli. Bir başkası için tonlarca yük taşıyabilecekken, kendimiz için bir avuç yükü bile üstlenmeye üşeniyoruz. Vücudumdaki ve ruhumdaki boşlukları, çıplakça sergileyebildiğimde inandığım insanlara, içlerindeki renkli hamurla kendi zevkine göre yamaladılar boşluklarımı, aynaya alınca suretimi, ne kadar canlı ama bir o kadar da özümden uzakta olduğumu anlıyorum. Öz olmanın yolu bütün olmadan geçiyorsa eğer, hayatımıza giren ve çıkan, herkesi koşulsuz sevip affetmek gerekiyor öncelikle. Sonrasında bizi çevreleyen en ufak toz tanesinin bile bizim parçası olduğumuz bütünün başka bir parçası olduğunu kabullenmek gerekiyor. Bu bakış açısıyla bakıldığında biraz deli işi gibi gelebilir. Alışana kadar da öyle zaten. Kişinin kendine harcadığı mesainin anlaşılmazlığının normalliği de bundandır.

Yağmurda yürümek gibi yaşamak, ıslanacağını bile bile devam etmek, kaçmamak, korkmamak üşümekten. Birleşmek doğayla, yeşertmek fikirleri bereketli bedenlerde, toprak misali. Genel olan hiçbir şeyi tutamıyor insan, sadece o anda mevcut olduğumuzdan mıdır bilinmez, somutluğumuzun %70 i soyut gibi, tıpkı vücutlarımızdaki su oranı gibi. Karanlıklarımız geceden zifiri olmamakla beraber, sessizlik, serinlikle karşılıyor bizi, yıldızlar aydınlatırken yolumuzu, melekler üflerken kulaklarımıza.  Bir tek masa lambası bile yetiyor, perdeleri, pencerleri kapatılmış iç dünyamızı aydınlatmaya. İlk başlarda hiçbir şey göremese de, karanlıktan korkanlara büyük müjdem, göz alıştıktan sonra, çok net görüyor insan. Görebildikten sonra her yer aydınlık aslında. Hadi arala göz kapaklarını, ışık girsin zihnine ve kalbine. Bak dışarıda yağan yağmur da bir parçan, kafatasının en derinlerinde yaşadığın. Fırtınada camına çarpan kuş da. Güneşte açan minik mor çiçekler de, sabah öten minik kuşlar da. Fırtınalar sürüklerken tohumlarımızı, gözlerini kapat, gönül gözünü aç ve sadece sarıl varlığına.


Thinking of you and remembering all the things that makes you someone special in my life.


T.



28 Mart 2012 Çarşamba

Back in the Future

İnsan en çok kendinden korkuyormuş meğer. Yani zaten yaşadığımız topraklar, hayatlar, yeterince yetersiz ve olması gerekenden uzakken, meğerse ne kadar kapatılmışım kendi içime. Üstüne üstlük bir de dengeli olduğumu zannediyordum. Ama öyle olmuyormuş meğer. Kendimle her tanışmam benim açımdan çok heyecan verici bir süreç. Zaman zaman sıkıntı ve sessizlikle açığa çıksa da resmen bilmediğin bir dilde yazılmış bir kitabı deşifre etmenin mutluluğu gibi. İleride bu yollarda emin adımlarla yürümeyi öylesine istiyorum ki kendimle ilgili bir durum olduğunda kesin çizgilerle insanların sınırlarını çizip sadece acaba diyorum içerideki salonlarda kimler konuşuyorlar ve önemlisi içimdeki uğultu ne zaman diyaloğa dönüşecek. Kendimi anlayabildiğim sürece insanlara bu konuda yardımcı olabileceğimi bildiğim için de dengem sarsıldığında biraz yabanileşip, tüm bağlarımı koparıyorum dış dünyayla. Aslında çok rahat olduğunu zanneden benim ne korkularım açığa çıktı bu süreçte şoka girdim. Bir psikolog arkadaşımla konuşurken, bilincin dile getirdiği şeyin bilinçaltında bambaşka bir söylemi olabileceğinden bahsetti. O andan sonra oturup elediğim tüm ihtimalleri yeniden masaya yatırmam gerekti ve aslında fikir ve eylem olarak çok rahat olduğum konularda bilinçaltımda bambaşka savunmasız ve korkak benin konuştuğunu farkettim. İnsanın kendisiyle zıt düşmesi gerçekten de zor bir durummuş.
Korkularımı artık daha yakinen takip ediyorum ve onlara dair düşünce şeklimi değiştirmem gerektiği için son 10 gündür neredeyse sadece kendimle ilgileniyorum. Bu ilgilenmenin en az 3 günü 'sadece' durmakla geçti. Diğer kısmı da dinlemekle kendimi, henüz yeniden programlama aşamasına geçemedim ancak en azından içinde bulunduğum  ruh halinin sebebini biliyorum. Daha arınamamış olsam da, bundan sonraki süreçte biraz kendim için bir şeyler yapmayı planlıyorum. Son zamanlarda insanlara o kadar çok zaman ayırmışım ki kendi feryatlarımı duyacak gücüm ve zamanım olmamış meğer. Bu sebeple yeni bir eğitim sürecine girmeye karar verdim. Bu süreçte evrenin bana sunacaklarını can-ı gönülden merak ediyor öte yandan da az biraz sabırsızlanıyorum.

Evimde yeni düzenlemelere gidiyorum içimde olduğu gibi. Yer değişiklikleri, yeni mobilyalar, cicili bicili süslemeler ve çok sevgili ampul prensim Tokacığımın da ameliyat sonrası ortalıkta dolanması vs. Her şey sabit ama daha bir yeni bu sıralar.

Hayal ettiklerimin sıkıntısız ve engelsiz olabileceği en uygun ve kısa zamanda başıma gelmesini artık ümit etmiyorum elbette. Ne de olsa olacaklar, sadece bekliyorum o sebeple..

Haa bu sırada aşk korkulacak bir şey değilmiş meğer, aman eliniz ayağınız birbirine dolanmasın. Aşk, sen ve o oldukça güzel, sen kendini kaybedince onun olmasının anlamı pek olmuyor. Sevgi ve barış önce insanın kendi içinde yerleşmeli ki aşılanabilmeli. Geçmişten bugüne geliştirdiğim aşk korkusu egosunu yıkıp yerine güneşli çimler ve bahar rüzgarı yerleştiriyorum. Oh ellerime sağlık.

T.

21 Mart 2012 Çarşamba

Sevgi - Yüzleşme


Bazen kendimi acımasızca sıkıştırıyorum kenara.. Sürekli olarak insanları dinlemek, onlara zaman ayırmak ve hatta düzenli olarak insanlara yetişmeye çalışmanın sonunda arada bir olduğu gibi gene kapanma isteği içerisinde buldum bedenimi. Ancak bu sefer gerçekten de tek kelam konuşasım yok. Kendi kendime kısa cümleler kurup sonra gerçekliklerini hesaplamaya çalışıyorum verdiğim duygusal tepkilerle. Son birkaç gündür biricik annemin bana çocukken kurduğu bir cümle kulaklarımda çınlıyor. ' Sen çok sevgi dolusun Müge' derdi hep. Bugünlerde bunun iyi mi kötü mü olduğunu anlamaya çalışıyorum. Annemin acaba tam olarak kastettiği neydi?

- Çok sevgi dolusun bu yüzden mantıklı değilsin?
- Sevgini yönetmeyi bilmiyorsun;?
- Sevgi için çekmeyeceğin acı yok?
- O kadar sevgi dolusun ki bana bile fazla geliyor?
- Bunca sevgiye nasıl dayanabiliyorsun, çok zor olmalı?

ya da başka çıkarımlar.

Sevgi dolu olduğumu biliyorum hatta bu durumun sert duruşumla büyük bir tezat oluşturması da çok ironik geliyor ancak bu sevginin seviyesi neden artık beni biraz yormaya başladı onu anlamaya çalışıyorum. İnsan kendi sevgisinin altında ezilir mi yahu? İnsanlara beslediğim sevgiyi artık daha fazla yaşatmak istememem bundan mı peki? Ailemi tenzih edersek, en çok sevdiğim insanların bile yüzlerini görmek istememem, seslerini duymak istememem neden? Sanırım şu sıralar o çok kıymetli sevgiyi sadece kendi içimde tartmam ve hatta sadece kendime akıtmam gerekiyor. Ve kendimden vazgeçemeyeceğime göre belki bazı sevgilerden vazgeçmem mi lazım acaba? Bir sürü sorular içindeyim. Sağlıksız kararlar vermemek için iletişimsizliğe sığındım. Arka planda çok sevgili bilincim zamanı gelince en doğru şekilde durumları değerlendirip, uygun bir çıkış yolu bulacaktır bu duygusal kaostan. Sevgili Egom 'Güneş' bu sefer biraz kırıcı söylemlerde bulunduğu için de 'unreachable' statüsünde sadece asılı kalıyorum havada.

Öte yandan da bu da bir mekanizma, zaman zaman kapanıyorum ki sonunda güzel güzel çiçekler açıyorum. Ama işte en kötüsü beklemek sanırım. Ne olacağını ne zaman ne şekilde olacağını bilmeden sadece beklemek.   Anlatmak rahatlatır ya normalde, bu sefer rahatlatmıyor.

Ben korkularımla yüzleşmeye gidiyorum, meydan size emanet..

T.