26 Ekim 2015 Pazartesi

Anti-tartar

Nicedir susuyorum, kelimelerim var ama ne söyleyeceğimi nereden başlayacağımı bilemedim. Bu sebeple bekledim. Anlıyorum ki bir yerden başlamak lazım ki dökülsün kelimeler, süzülsün özgürce, kendi yollarını çizerken. Sen ve ben, anti- tartar. Bir çocuğun anneannesi ve kendisine takabileceği o zamanlar için en anlamlı lakap buydu heralde. Kir tutmazdı senle sevgimiz ve güzeldik elbette. Çok özlüyorum, hala içimde vicdan, hala neden yapmadıklarım, hala her gün sana usulca fısıldadıklarım, hala bana göz kırpıp, uzaktan dudak atışlarınla yaşıyorum. Gittin tercihinle, gidişin hayat dersim oldu, gidişin beni sana daha sıkı bağladı. Şu an seninle yaşadığımız evde yaşıyorum yine ve yine aynı odada uyuyorum, her sabah saçlarımı tarıyorum hatrına ve giremiyorum ne yazık ki yatak odana. Sofra ve sofradan görünen manzara aynı hala. Nereye çevirsem başımı sana dair anılar, sen yoksun salonun ortasında oturan. Akşam karanlık çöktüğünde cama bakıyorum dışarıdan, sanki perdenin arkasında seni görecekmiş gibi, maalesef yoksun, olmuyorsun. 

Özgür irade gezegeni elbette, müdahale edemiyor insan. Sen gitmeyi ben de gidişini yaşamayı seçtim. Keşke burada olsaydın da birlik olsaydık keyifle. Hatırlar mısın, yazlıkta sabahları step yapardık ve sen kahkahaklar atardın. Ben güçlü çocuk taşırdım her şeyi, sen öperdin usulca yanaklarımdan, ben sararken belini. Tavlada fincanla bile çift atardım da sen isyan ederdin. Terasta ayaklarımızı Ege'ye uzatıp, develer geçerken şarap içer, yarasalara gülerdik. O minnacık boyunla beni sırtında taşırdın da hep oyunlar oynardın. Sen hep benimle ilgilenirdin, matematikçi olcam ben anneanne derdim. Astronot bile olabilirdim ve sen desteklerdin. Hastanenin acilinde hani demiştin ya bana 'ne zaman hasta olsam sen hep buradasın' diye. Ben hep buradayım ve seni yaşatmaya çok kararlıyım. 

Sen benim üstadım, hayat öğretmenim.. İşte zora düşmedikçe farkedemedim ben de elbette, lütfen affet beni, ben seni affediyorum. Seni daima seveceğimi bil istiyorum. Yoluma ışık ol ve Allah senden razı olsun. Umarım gittiğin yerde huzuru bulmuşsundur, bunu en derinimden biliyorum. Beni hiç yüzüme vurmadın teşekkür ederim, Gidişinden sonra ben çok değiştim. Artık her cana saygı duyuyorum, gün gelir belki yeniden karşılaşırız hak geçmesin istiyorum. 

İyi ki hayatımdaydın, iyi ki varsın.

Seni çoktan çok seviyorum ve özlüyorum.

29 Aralık 2014 Pazartesi

- Kalbten kalbe mektup -



Pek sevgili annem ve babam,

Size 2014 senemi özetlemek istiyorum çünkü birbirimizi anladığımız bir sene olduğunu şimdi farkettim ve yaşadığım güzel ve zor şeylerle ilgili size mümkün olduğunca çıplak ama ben gibi anlatmaya çalışcam.

2014 senesine, kendime güvensiz, korkak ama bir şeylere davranmak zorunda olan yani yarı rahat yarı tedirgin bir şekilde başladım. İlk işim beklediğim gibi olmadı ama beni bambaşka deneyimlere götürdü ve benim için gelişen her olayın veya oluşan her sonucun benim kolayıma geliştiğini şimdi farkediyorum. Bunu geri dönüp baktığımda ancak şu an analiz edebileceğimi anladım. Bu analiz bana ne kadar güzel bir sene yaşadığımı gösterdi. Ancak olayların içindeyken tabi ki durum berrak görünmeyebiliyormuş. Ve tüm bunları dalgalı duygularla yaşadım.

İş rahattı, yapılacak basit şeyler vardı çünkü hep bir şeylerin olmasını bekledik. Ömrü belirsizdi belki de bir kaç ay zaman kazandırdı. .Sonrasında başka bir fırsat olan akşam işi ve editörlük çıktı ve ilk işim bittiğinde en azından elimde o an yapabileceğim başka fırsatlar doğmuş oldu. O işlerde bir şekilde bittiler ve şimdi başka bir iş yapıyorum devam ediyor. Ben her deneyimimde gelirimin düşmesine çok üzülsem de şu an anlıyorum ki, bu adımları atarken aslında hiç parasız kalmadım ve buna sevinmem gerektiğine inanıyorum, buradan baktığımda mutlu hissediyorum. Hayatın bana sunduğu her fırsata müteşekkir olduğum kadar hayata gelirken seçtiğim sizlerin bana en büyük destek olduğunun bilincindeyim ve size de bir o kadar müteşekkirim.

Mutluluğum genelde yüksekti, sadece bilinmeyen duygularla baş etmede sorunlar yaşadım bu durum inişler ve çıkışlar yaşamama sebep oldu ama korkularımla yüzleşmek acılı ama özgür bırakan bir deneyimdi. Şükrettiğim olayları yaşarken tadını çıkardığım veya yaptığımda mutlu olacağımı bildiğim şeyler yapmaya gayret ettim, motivasyonumu bu şekilde sağlamaya çalıştım. Sürekli değildi ama belirli bir seviyede tutuyordu. Olayların etkileri ve yaşattıkları farkındalıklarla beraber gelişince, değerlendirme ve tepki verme de değişim görüyor.  Korkularımla her yüzleştiğimde hasta oldum veya her hastalığım bir korkumla yüzleşmek için önümde yeni kapılar açtı, kendime bir kaç adım yaklaştığım, yer yer yabancılaştığım koskoca bir sene oldu ve şimdi çok memnunum.

Bu sene, ruhuma bedenime düşüncelerime hareketlerime her yeni kat çıktığımda, en altta kalan parçamın düştüğünü gördüm. Bu kopuşlar sıktı, kırdı, kızdırdı ama şimdi baktığımda nefes alacak yerim olduğunu, bu yerlerin de diğer duyguların ve düşüncelerin gelişmesiyle dolduğunu bütünlendiğimi farkediyorum.

Bu sene hayatımda olan herkes bir öğretmen oldu, insanları anne, baba, sevgili, dost vs olarak görmenin yanısıra birer birey olarak kabullendiğim bir sene oldu. Bu sene içten insanlar tarafından eğitildiğim bir deneyimdi. Ayrıca her deneyimin bir destek olduğunu, her öğretmenin bir kaldırıcı bir rahatlatıcı olduğunu ancak benim de onların hayatında olarak aynı görevleri üstlendiğimi görüyorum. Hepimiz birbirimizin öğrencisi ve öğretmeni olduk anlaşılan.

Bu sene belki de gelecek senelerim için aslında sağlam temeller oturttuğum fazlalıklarımdan arındığım, gerçekliğe müdahil olduğum ancak bolluğumu da bir yerde kaybettiğim ve buna rağmen bir şekilde hep mutlu edilen biri oldum. El üstünde tutuldum, anlayış ve sevgiyle iyileştirildim. Hayatımda olan 3-5 insanın ne kadar yoğun özellikleri ve eğitimleri ve iyileştiricikleri olduğunu anladığımda bir kere daha teşekkür ediyorum. Çok şanslıyım.

Hep beraber ve bireysel olarak değişik sınavlar verdik, yaşadıklarımız ne kadar zor olsa da, özünde tüm yolların sevgiye çıktığını, 2014 senesi insanları sevgiyle geliştiren bir sene olduğunu, affetme, anlama ve bir olma özelliğiyle bizi birleştirdiğini düşünüyorum.

Size, insanlara, olaylara ve sanırım en çok kendime kızdığım ve hatta yer yer öfkemin bana yabancı geldiği  anlam veremediğim ancak devam eden ve sonunda hep bir utanma karşılığında da tarifi olmayan farkındalıklarla bir adım daha sevgi yoluna girdiğimi, olaylar için 'daha iyi olabilirdi' demek yerine, 'şöyle güzellikleri vardı böyle bir deneyim yaşadım' demeyi tercih etmem gerektiğini anlıyorum.

Çocuk olmak ebeveyn olmaktan daha farklı sanırım, siz bu farkı biliyorsunuz elbette ben bilmiyorum. Siz benim verdiğim bazı tepkiler veya olduğum kişinin bazı duruşlarına anlam veremiyor olabilirsiniz. Bu durum benim için de geçerli, ebeveyn olma deneyimini tatmadığım için sizin bazı hareketlerinize anlam veremiyorum. Ancak siz benden daha bilgili olduğunu için sizin beni benim sizi anladığımdan daha kolay anlayacağınızı umuyorum.

 Sizden tek arzum, öfkenizden sıyrılmanız, geçmişte yaşadığınız üzüntüleri bırakmanız ve şu an olduğumuz insanları değerlendirip şu anın farkına varmanız. Bunu sizin ikili ilişkiniz için de hayatla olan ilişkiniz için de istiyorum.

Tüm bu sıkıntılara ve güzelliklerin sonucunda, anlıyorum ki, birbirimizi sevmek için hiçbir sebebe ihtiyacımız yok, bu bizim doğalımız ve böyle olunca sadece kızgınlıkları affetmek için basit gerekçelere ihtiyaç duyuyoruz. Sizi affetmek için sonsuz sebep bulabilirim çünkü sizi düşünürken hissettiğim sevgi ve sizin bana verdiğiniz sevgi öylesine büyük ki, ne kadar inat edersem edeyim sonunda sevgi yoluna girmekten başka bir çare olmadığını anlıyorum ve bunlara beni iten deneyimlere şükrediyorum.

Umarım siz de bu sene kendinizle ve her şeyle ilgili düşünme fırsatını bulur ve bu senenin eğiticiliği ve birleştiriciliğini görür, anlar, kabullenir ve şükredersiniz.

Varlığınız varlığıma en güzel armağandır, sizi seviyorum.

T.

16 Ekim 2014 Perşembe

-Tek söz özür -

Ölüm acısıyla ölüm bilincinin çakışması, köprü altında şehrin tüm gürültüsünün tam ortasında öylece durup, doğanın huzurunu aramaya benzer, toprak kokusunda.



Hayatı anlamaya ve kendini gerçekleştirmeye dair verilen çaba, kendini keşfetme, şifalanma, anlama, sevme, manyetik alan, daireni genişletme ve yükselme gibi spiritüel hareketlere dahil olmaya çalışırken, atom-et-beton üçlemesinin içinde yolunu bulmaya çalışırsın, öğrendiklerinden gururlanıp ahkam kesmeye başlarsın ister istemez, sana dokunan Tanrı'nın sevdiklerine de dokunmasını arzulayarak, işte tam attığın adımların meyveleri yeşerirken bedeninin dallarında, açıvermişken çiçeklerini, baharın erken habercisi yağmurlar indirir yapraklarını toprağa, başlangıç noktana.

 Çıldırmış kurmalı bebekler gibi tekrarladığın hayatının amacının bir gün erişebileceğin bir amaç oluşu fikri her zaman üzer seni. Bu hedefe kitlenmişken acaba ne güzelliklerin ya da ne deneyimlerin yanından geçip gidersin de bilmezsin. Yolculuktan keyif almanın keyfini unutmuş zihinlerin kaygı krizleri ve korkular ve öngörüler ve kızgınlıklar eşliğinde çarparken sağa sola,  kaldırım taşlarının arasında hayat bulmuş minnacık bir ottan daha az farkında olmak hücrelerine dokunur..

Rahatsız olursun kendinden. Her kendinden rahatsızlığın bir değişim fırsatı oysa, eğer bir an öncesini kabul edip bir sonraki ana farklı bakabilirsen. 2 saniyeden kısa süren bir eylem aslında.

Sahilde durmuş, şehrin tüm renklerini çekersin içine, kulaklarını arkaya yaslayıp dinlerken, tam anlamışken sadece o an için 'an' ın ne olduğunu, kabaran dalgaların duvarı yalayıp tüm bedeninden akıp gitmesiyle süzülür anlık aydınlığın.. O dalga yaşadığın dengenin güzelliğini bozdu mu yoksa dalga seni manzaranın içine alırken sadece ıslanıp üşüdüğüne mi yandın? Bir saniyeden de kısa sürede karar verilen bu tepki, bu tepkinin tercih edilme sebebi, kişiliğini ve farkındalığını oluşturuyor hayata..

Varolmanın muazzamlığı burada işte. Bir olaya gözlerinin ötesinden bakabildiğinde baktığın olayın derinliği değişiyor. Kıyıda köşede kalmış detayları bile net görebiliyorsun..

Gitmeden önce sevdiğin birine en fazla ne bırakabilirsin? Bana benden öte bir vicdan ve çöp olmuş duygular yumağı kaldı, anlamaya ve değiştirmeye çalıştığım. Zamanla umarım, bugüne kadar aldığım derslerden en iyisi diyeceğim türden bir noktaya taşıyacak çekişen ruhumu..

Bütününe bakıldığında her şey aslında çok güzel, tercihler yanlış dahi olsa, çünkü aslında film daha bitmedi ve hala renklendirilebilir, hala güzelleştirilebilir...

Yine de bir düğme var ki, bastığında, tek görüntü hüzün, tek söz özür.

Hücrelerimizin birbirini affedebildiği bir bütünlük umuduyla..


T.

4 Mart 2014 Salı

Nefes & Su


NEFES

Nefes alıp vermek doğumumuzdan beri yaptığımız bilinçsiz bir eylem halini almıştır. Ancak doğumumuzdan sonra aldığımız nefes ile artık aldığımız arasında fark vardır. Zira bebekler derin diyafram nefesi alırlarken biz artık kısa ciğer nefesleri almaktayız.  Çocukluğumuzda yaşadığımız bazı travmalar sonucu nefes alma tekniğimiz değişmiş ve kısıtlanmıştır. Doğru nefes almak bedensel ve zihinsel olarak pek çok fayda sağlarken aslında yanlış nefes almak bazı tıkanıklıklara sebep olabilmektedir. Kalp ritmi dengelemesi, stresle mücadele, kan basıncını dengeleme, kan dolaşımını dengeleme, ağrıları giderme, rahatlatma, sindirimi kolaylaştırma, zhni yavaşlatma, evrendeki enerjiyi hücrelerimize daha yoğun taşıma gibi etkileri vardır.

Nefes, evrende bulunan enerji ve havadaki oksijeni içimize çekme şeklinde yapılan bir devridaimdir. Havadaki enerji olarak belirtmemin sebebi şudur:  Kuantum fiziğiyle ilgilenen bilim adamları, en küçük madde olan atomu incelediklerinde ve bir simülasyon ile atom çekirdeğini bir pimpon topu kadar büyüttüklerinde, en yakın elektron ile çekirdek arasındaki mesafenin bir futbol sahası uzunluğunda olduğunu tespit etmişlerdir. Bu da şu demek, aslında aradaki mesafe yani aradaki hava, enerji taşıyıcı bir özelliğe sahiptir. Bu nedenle pek çok öğretide de olan nefes egzersizleri hayati önem taşımaktadır. 

SU

Su hem üzerinde yaşadığımız dünyanın hem de bedenimizin büyük bir kısmını kaplamaktadır. Bundan dolayı su en kolay kirlenebilen, temizlenebilen, üzerine niyet yüklenebilen bir maddedir. Her maddenin bir varoluş hafızası vardır. Bu hafızayı ona niyet yükleyerek değiştirebilirsiniz. Daha önce de su ile ilgili yapılan bir araştırmadan bahsetmiştim. Suyun hafızası üzerine Fransız bilimadamı Dr. Jacques Benveniste'nin yaptığı araştırmalardan kısaca değinmek istiyorum. 

Dr. Jacques Benveniste yaptığı araştırmalarda DNA hücrelerinin belli bir frekansta foton (ışık) yaydığını, farklı hücrelerin farklı frekansta titreştiğini, farklı titreşimdeki iki hücre yan yana geldiğinde yeni bir frekans oluşturup birlikte bu frekansta titreşmeye başladıklarını ve elektro manyetik dalgalar ile bir çağlayan yaratıp ışık hızında yolculuk ettiğini keşfetmiş. 1980′lerde başlattığı çalışmalarında suyun hafızası olduğunu anlamış. Suya bir madde ekleyerek bunu 1 milyon kez sulandırmış ve özel bir alet ile aşırı hızda sallayarak o maddenin yok olacağını tahmin etmiş ama hala maddenin suda mevcut olduğunu görünce deneylere defalarca milyonlarca kez daha sulandırarak devam etmiş. Ancak ne kadar sulandırsa da suyun içine en başta eklenmiş olan maddenin yok olmadığını tespit etmiş. O zaman suyun yüklenen maddeyi bir şekilde hafızaya kaydettiğini anlamış. Bir başka deneyinde suya bir zehir yerine sadece zehirin frekansını yüklemiş ve aynen zehirin kendisi eklenmiş gibi içine koyulan sinekleri öldürdüğünü görmüş.

Öte yandan aşağıda verdiğim link, Dr. Masaru Emoto'nun su kristalleri üzerinde yaptığı çalışmanın bir görüntüsüdür. Dahasını merak edenler için, Emoto'nun 'Suyun Gizli Mesajı' isimli bir kitabı da bulunmaktadır.

'Japon araştırmacı Masaru Emoto'nun bütün dünyada büyük yankı uyandıran su kristalleri fotoğraflarını içeren sıra dışı kitabı. Su moleküllerin düşüncelerimizden, duygularımızdan ve kullandığımız kelimelerden etkilendiğini bulgulayan Dr. Emoto, suyun, söylenen sözlere, hissedilen duygulara, gösterilen görüntülere ve dinletilen müziğe göre nasıl bir değişim gösterdiğini birbirinden muhteşem su kristali fotoğraflarıyla gözler önüne seriyor. Hem dünyamız hem de bizler büyük ölçüde sudan oluştuğumuz için suyun mesajı hepimizin bireysel sağlığı, doğanın yenilenmesi ve dünya barışı açısından muazzam bir önem taşıyor. Depremden hemen önce ve hemen sonra yeraltı sularından aldığı numunelerdeki kristal oluşumlarını inceleyen Dr. Emoto, bu verilerin biriktirilmesi durumunda, su kristali teknolojisinin depremleri önceden tespit etmekte kullanılabileceğini de ortaya koyuyor. '

Düşüncelerimizin titreşimleri olduğundan bahsetmiştik, peki bu titreşimlerle maddeler bile bu şekilde etkilenirken, düşünün ki içinizden geçen ya da ağzınızdan çıkan sözler bedeninizi, ruhunuzu aslında nasıl etkiliyor? Hayatınızda sürekli tekrarlanan olaylar düşünceleriniz ve sözlerinizin etkisi olabilir mi? Duygu ve düşünceyi değiştirerek davranışınızı ve size sunulan hayatın akışını değiştirebilir misiniz?,
Neden olmasın? O zaman güzel şeyler düşünmeye ve söylemeye gayret ederek, insan ilişkilerinde ve iç dünyanızda sevgi frekansını arttırarak bazı değişiklikleri kolaylıkla yaşayabilirsiniz. Zira biz insanoğlu, bedenimizin büyük bir kısmının sudan oluştuğunun bilincindeyiz. Sizi oluşturan hücrelerin aşağıdaki fotoğrafta gösterilen hangi hücreye benzemesini isterdiniz? http://eliflamraa.files.wordpress.com/2006/12/su.JPG


16 Ocak 2014 Perşembe

-Duygular-

Duygu, bireyin ruh halinde biyokimyasal (içsel) ve çevresel tesirlerle etkileşiminden doğan kompleks psikofizyolojik bir değişimdir. Kişiye özgü sağlık duyusunu belirleyen temel faktör olup, insanın günlük yaşamında merkezi bir rol oynar. Bu yüzden pek çok bilim dalı ve sanat biçimi tarafından araştırılmıştır. Duyguların sayısı ve sınıflandırılması konusu tartışmalıdır.
Duygular her dilde ve kültürde farklı ifade edilmektedir. Taşıdığı değer farklılaşmakta, ifade sayısı azalmakta ya da artmaktadır. Bazı dillerde sadece basit ayrımlar varken bazı dillerde duygu ifade ayrımları binlerle ifade edilmektedir. Duygusal ifade ayrımlarına hakim olan kişilerin topluluk psikolojisinde etkinlikleri artmakta, anlaşılabilme yetilerindeki gelişimlerle daha hızlı ilerleme kaydedebilmekte ve buna bağlı olarak duygusal ayrımların eğitsel entegrasyonu yoğun olan ülkelerde ilerleme daha hızlı olmakta. Duygu ayrımında rekor kırabilecek diller Farsça, Arapça, Çince gibi diller olmasına karşın eğitsel yoğunlukları az olduğu için başarılı olma oranları çok düşük olan ülkelerdir.


Duygular bedendeki enerji hareketleridir. Duyguların da herhangi başka bir şey gibi (kan gibi misal) akışı vardır.  Bütün duygular heyecandır, onlara isim veren ve tanımlayan bizleriz. Beden, olumsuz duygular yaşadığında, kaslar gerilmeye başlar ve bu gerilimle beraber duyguları kategorize ederiz. Ne tür bir duygu yaşıyor olursak olalım kaslar da işin içindedir. Genellikle, öfke ve korku gibi 'olumsuz' diye bilinen duygularla birlikte kas gerilimi artarken, mutluluk ve neşe gibi 'olumlu' duygularla birlikte kas gerilimi boşalır. Mutluluk ve keyif gerilimin boşalmasıyla bağlantılıdır.

Öfke gibi bir duygu yaşandığı sırada, duygu giderek, yoğunlaşıp kaslar gerginleşirken sıklıkla olan şey şudur: Kişi bunun kötü, tehlikeli ya da ne sebeple olursa olsun mutlaka engellenmesi gereken bir duygu olduğuna karar verebilir. Bir şekilde gerilimi boşaltmak yerine kişi, bütün kaslarını öfkesini bastırmak üzere düğümleyerek duyguyu durdurmaya çalışabilir. Sonra da kasları, düğümlenmiş haldeyken, bu duyguyu unutmak için elinden geleni yapar. 
Duygularla başa çıkmanın yolları onlara yüklenen anlamların güncellenmesinde yatar. Hali hazırda insanı o duyguya sürükleyen algı veya anlamı başka bir algı veya anlam ile değiştirdiğimizde, yeni oluşumu eskisinin yerini alması için eğitip, güçlendirdiğimizde, kısacası kodunu değiştirdiğimizde eski rahatsızlıkları yaşama olasılığımız ve bedenimizdeki, düşüncelerimizdeki ve hayatımızdaki etkisi azalacaktır. Duygunun varlığını kabul edip, onu izleyerek, o anın bilincinde kalarak dahi farkındalığımızı arttırıp ruhumuzu açığa çıkarabilir ve sağlığımıza kavuşabilir yahut mevcut sağlığımızı muhafaza edebiliriz. Her şeyi etiketleyip kategorize etme alışkanlıklarımızı değiştirmeye başladığımızda, dışımızda olan evren algısını içimizde canlandırıp, hayallerimizi gerçekleştirebiliriz. İnsanoğlu düşüncelerini gerçekleştirme konusunda çok yetenekli olmasına rağmen, düşüncelerinin nasıl hayat bulduğunu algılama konusunda bilinçlenmemiştir.. Zihnimizden geçen her düşüncenin üzerinde yaşadığımız dünyada ya da başka gezegenlerde, boyutlarda, frekanslarda, hayat bulduğunu bilsek nasıl düşünmemiz gerektiğini ve kalıplarımızın bizleri ne kadar tutsaklaştırdığını anlayabilirdik. 
Kişisel gelişimin çok geniş bir yelpazesi var. İnsanlık tarihinden bu yana pek çok bilgi insanlığa kozmik destekler ile indirilmiş. Dini kitaplar, öğretiler, enerji çalışmaları, farkındalık seminerleri, usta çırak ilişkili programlar hepsi, insanın kendisini keşfetmesi ve kabullenmesi için yol gösterici olmuş.  Ancak bizler bütünde yatan mesajı anlamak yerine hep tek düze ve tutucu hareketlerle bize verilen bilgileri yorumlayamamış ve yine beklenen titreşime ulaşamamış, sığ kalmışız. Son 30 senedir dünya üzerinde pek çok insan, ruhani gelişimi adına çalışmalar yapmakta ve kendini aramaktadır. Bu arayış sonu olan bir varış noktası olmaktan öte, deneyimlenen yolculuğun tamamı ve ta kendisidir.

T.

14 Kasım 2013 Perşembe

- Mutluluk -


Mutluluğu pek çoğumuz bir koşula bağlıyoruz. Bir durumun gerçekleşmesinin ardından mutlu olacağımıza inanıyoruz. Herhangi bir başarıya ulaştığımızda, belirli bir kiloya indiğimizde, bir sınavı geçtiğimizde, bugünü de geçirdiğimizde vb.. Bu durumda aslında rutin duygumuzun mutsuzluk olduğunu ve bunu kim bilir ne zaman kabullendiğimizi hatırlamıyoruz dahi. Bu gizli anlaşmanın ne zaman hangi anıyla çıpalanarak benliğimizde yer ettiğini ve ‘bir daha asla’ dediğimiz onlarca olay yarattığımızı hatırlayamıyoruz. Peki eğer mutluluk gerçekten bir koşulun ardından gerçekleşecek olsaydı, öleceğimizi bile bile mutlu olabilir miydik? O kapıyı araladığımızda mı, sınavı geçtiğimizde mi, ideal kilomuza eriştiğimizde mi yoksa bugün bittiğinde mi gerçek anlamda mutlu olabilirdik? Yaşamımız ve hayatımız boyunca mutluluk hep hayalini kurduğumuz bir kavram mı olacak? Yoksa ona nasıl ulaşabileceğimizi öğrenmemizin yolu veya yolları var mı?
Ben inanıyorum ki, hiç kimse sizin mutluluğunuzu elinizden alamaz, siz dışında. Bu herhangi başka bir duygu için de geçerli elbette. Kızmayı, gülmeyi, ağlamayı, anlamayı hep siz tercih ediyorsunuz. Biz tercih ediyoruz.
Oysa ki zihnimiz bugüne kadar pek çok insan ve olay sebebiyle mutsuz olduğumuzu bize defalarca göstermiştir. İnsanlar genellikle bizi mutsuz edenlerdir ve her şey aslında bizim dışımızda gelişenler yüzündendir, değil mi? Maalesef hayır. Bir insanın sizi mutsuz etme olasılığı siz izin verirseniz vardır, siz izin vermezseniz yoktur. Size sizden başka kimse sizin kadar kötü davranamaz. Bundan dolayıdır ki bir başkasını suçladığımızda aslına kendimizi suçlarız. Birini yargılarken kendimizi yargılar, birine kızarken kendimize kızar, birini severken kendimizi severiz. Bu duyguların hepsi kendimizle ilgilidir. Bir başkasıyla değil. İnsanlar birbirlerine aynalık ederler. Yani biz karşımıza çıkan herkeste kendimizden bir şey bulabiliriz, kendi duygularımızın yansıması bu insanlarda beden bulur ve kendimizi anlamayı reddettiğimizden bu insanları yargılarız. Çevremizdeki insanlara dair geliştirdiğimiz duygular da özünde bizimle doğrudan bağlantılıdır. Biz içimizden geçenlerden sorumluyuzdur. Bir başkasının duygu, düşünce veya davranışının sorumlusu olamayız. Lütfen duygularınızı takip edin ve tepkilerinizi neden verdiğinizi anlamaya çalışın. Mutluluk varoluşsal bir duygudur ve hepimizin içini kaplar bizler sadece bu duyguyu engellemenin yollarını buluruz. Mutluluğu anlamak için çocukları izleyebilirsiniz veya kendi çocukluğunuzu hatırlayabilirsiniz.. Taptaze beyinlerine iyi/kötü, doğru/yanlış henüz yerleştirilmediğinden, çocuklar bizim gibi geçmişten pişman gelecekten kaygılı olmadıklarından bugünde bu anda kalmayı en iyi şekilde beceren varlıklardır. Bu sebeple de anda kalarak mutluluklarını muhafaza edebilirler.
Çocuklarda ima yoktur. Her şey saf ve nettir. Bir sorunları olduğunda onu belli eder ve oyunlarına devam ederler. Gözlerinde sürekli bir parıltı bulabilirsiniz. Zamanla ailelerin, okulların, dinlerin ve toplumların kuralları içerisinde sıkıştığımızda, mutluluğumuz azalmaya, geçmiş pişmanlıklarımız ve gelecek kaygılarımız artmaya başlar. Böylelikle zihin kontrolü ele alır ve ruhsal olarak sağlıksız bireylere dönüşürüz. Öncelikle ailelerimiz bizi ödül ceza sistemleri ile eğitmeye başlamışlardır. Kurallarına karşı geldiğimizde kötü çocuk oluruz ve cezalandırılırız. Kurallara uygun davrandığımızda iyi çocuk oluruz ve mükafatlandırılırız. Zamanla ailelerimizin ilgi gösterme şeklinin bu olduğunu anlar ve onların dikkatini çekmek için iyi ya da kötü çocuk gibi davranmaya başlarız ve bunu hayat boyu devam ettiririz. Okulumuzda, işimizde veya ilişkimizde süreç hep aynıdır. Ancak bir kere bu zehri ruhumuza aldığımız için bir yerden sonra ailemizin bizi cezalandırmasına gerek kalmaz zira biz bu görevi mükemmel bir şekilde uygulayan olmuşuzdur. Artık kendimizi yargılarız. Hayvanlarla aramızdaki en büyük fark buradadır. Hayvanlar bir hata yaptıklarında bundan ders alırlar. Biz ise hata yaptığımızda cezalandırılırız ve o hatayı her hatırladığımızda kendimizi cezalandırmaya devam ederiz.
Mutluluk özgürleşmekle başlayan bir süreçtir ve özgürleşmek için kendinize mesai ayırmanız gerekir. Küçük pürüzlerinizden başlayarak kendinizi arındırdıkça, sizi engelleyen olaylara eskisi kadar takılmadığınızı fark edersiniz. Kendinizi şifalandırdıkça, yargılarınız azalmaya başlar, böylelikle mutlu olmak için bir koşul aramazsınız. Mutluluk bu sebeple varoluşsaldır. Gözünüzü açtığınız andan, gözünüzü kapattığınız ana kadar sizi mutlu veya mutsuz edecek her şeye siz karar verirsiniz.

15 Ağustos 2013 Perşembe

-Love for Lara-

Bedenlerimiz hiç tanışmadı bu yaşamda. Yaşama gözlerini açışında yanında değildim ama nefes aldığım hayata bir kan, bir can eklenmişti ne mutlu bana, bize, hepimize. Haberlerinizi aldım yıllar yılı, kim kime benzemiş, ne zaman gelip ne zaman gidiyormuşsunuz yazlığa. Topraklar arasında mesafe var elbet ama nefes sonsuz derler ya hep. Senin aldığın nefesi ben burada veriyorum, benim aldığım nefes sana ulaşıyor biliyorum. Pek sevgili minik Lara, seni koklamadı burnum ama ruhum bilir kokunu. Elim eline değmedi, ama kalbim kalbine değiyor nicedir.. Bütün tedavi sürecinde dualarla yatıp sana dualarla kalktım da hiç geri saymadı aklım. Yaşamın sonu vardı, şahit olduk bir çok kere de, ruhun sonsuzluğuna inanmaktan vazgeçmedikçe, sen her zaman minik Lara olarak kalacaksın mecbur. Öğretide derler ki, bizler aslında bedenlerini seçen ruhlarmışız. Bu durumda sen zaten yaşamının bilincinde doğdun ve yaşamının bilincinde yaşadın. İşte en üzücü olan bir şekilde geride kalan olmak sanırım. Artık acı çekmek yok, artık hüzün yok. Sen sonsuz sevginin ve şefkatin parçası oldun ve bizim sonsuzluğumuza dek kalplerimizde yerini aldın. Huzur senin, hepimizin olsun, Laracığım.

T.

4 Haziran 2013 Salı

Çapulcular Elele

Pek sevgili arkadaşlarım,
Son günlerde yaşadığımız toplu aydınlanmanın ardından farkına vardığım bazı şeyler oldu. Hepinizle paylaşmak istiyorum. Bu bir sokak kavgası değildir, bu bir iç savaş değildir. Bu bir direniştir. Her kesimden insanın elele tutuştuğu, beraber yürüdüğü, polise direndiği, sisteme direndiği bir olaydır. Bu bir ‘taksim event night’ değildir. Taksime, Beşiktaşa, Kızılaya, Hataya elinizde içki şişeleri ile çıkıp taşkınlık yapacaksanız lütfen evlerinizde kalmayı tercih ediniz.  Polisin çatışmaya girdiği bir an sizlerden birine zarar gelirse, diğer direnişçilerden daha zor beden kontrolünüz olacağını, acil kan ihtiyacı halinde kanınızın faydasız olacağını, provokatörlerin arzularına boyun eğmiş olacağınızı unutmayınız. Balkonlarınızda tencere tava ile bize katılmanız da bizim için bir mutluluktur. Hepimiz kardeşiz, biz sizleri sevgiyle anlıyoruz, lütfen siz de bu olaylarda zevklerinizden feragat edemeyecekseniz alternatif yollardan bize destek veriniz.
Hepimiz Atatürk’ün askerleri değiliz, Kemalist arkadaşlarım lütfen kızmasınlar alınmasınlar. Bu slogan siyasidir. Alanda, Atatürk ten haz etmeyen, Atatürkçü olmayan, ancak üzerinde yaşadığı topraklara sahip çıkan, barış için direnen kardeşlerim vardı.  Baş örtülü, eşcinsel, Kürt, Ermeni, , İngiliz, Fransız, farklı siyasi partilere inanan, farklı ideolojide olan onlarca insanla omuz omuz yürüdüm. Biber gazlarına maruz kaldım, hepimiz aynı şekilde yaralandık. Eğer amaç birlik ise lütfen bencil davranmayınız. Bir insanın karşısındakini tanımamasına rağmen, elini tutması, yardım etmesi, öpmesi, kucaklamasının herhangi bir siyasetle alakası olamaz. Atatürkçü olmayan arkadaşları da sevgiyle kucaklayınız. Hiç bir ideoloji insanlığın ve varlığın önüne geçemez.
Meydanlarda atılan sloganlardan rahatsızım. Ataerkil yapıya sahip olmamızın yanı sıra annelerimizi de sadece sözlü kavgalarda sahiplenen bir yapımız var. Şimdi soruyorum size, bir insan orospunun çocuğuysa ne olmuş? Ben öğretmen çocuğuyum, sen mimar çocuğusun, öteki işsiz bir annenin çocuğu, beriki temizlikçi çocuğu. Siz hangi akla ve anlayışa hizmet, bir fahişeyi, hayat kadınını, orospuyu, seks işçisi, ayrımcı bir şekilde yerme hakkını , hoşnut olmadığınız insanın annesi olarak atama hakkını kendinizde görmektesiniz?  Kürtün çocuğu, Ermeninin çocuğu, Alevinin çocuğu, kebapçının çocuğu, tezgahtarın çocuğu, çöpçünün çocuğu, CEO nun çocuğu size bir şey ifade ediyor mu?  Seks kölelerinin, direniş esnasında kapılarını açtığını, insanlara varlarıyla yoklarıyla yardım ettiklerini, meydanda bizlerle elele yürüdüğünü biliyor musunuz?
Sonra, 'İbne Tayyip' ne demek? Sevgili arkadaşlarım, size ne insanların cinsel yöneliminden, size ne kimin kiminle, hangi cinsiyetten insanla seviştiğinden. O parkta 7 gündür yatan, her direnişte sesini yükselten, açlara, yaralılara, yardım eden, çevreyi her sabah temizleyenlerin bir kısmının, bahsettiğiniz ‘ibneler’ olduğundan haberdar mısınız?  Sizler ellerinizde bira, hükümete karşı slogan atıp ortalığı kızıştırırken, çevrelerindeki insanları biraz olsun eğlendirmeye çalışan, çıkan yangınlarda el birliği ile su taşıyanların ‘ibne’ olduğunu biliyor musunuz? Bizler hepimiz ailelerimizin bizi yetiştirdiği insanlarız. Cinselliğimiz bunu etkilemez. Başka biri sizin cinselliğiniz ya da cinsel hayatınız hakkında nasıl konuşmuyorsa, sizlerin de bu durumu aşağılamaya hakkı olduğunu zannetmiyorum. Açık seçik yazıyorum şu noktadan sonra utanmaya gerek yok herhalde ülke genelinde atılan sloganların ardıdan. ''Bir yerimi ye' ne demek? Sizin gibi düşünmeyen insanı yerdiğinizde bu sloganı layık gördüğünüz kimseden farkınız var mı biraz düşünün bakalım. Ananı da al git e cevap olarak cinselliğinizi mi sunuyorsunuz? Cevap verme, kendini ifade etme şekliniz bu kadar mı aşağıda? Kendinize bunu nasıl yakıştırabiliyorsunuz ve hep bir ağızdan bunu dile getirebiliyorsunuz?
Bu direnişi haklı kazanmanın tek yolu barış için direnmektir arkadaşlar! Zarar gören her birey, zarar gören her işletme, zarar gören zihinleri temsil eder. Bunca baskısından rahatsız olunan bir hükümete şiddetle cevap vermek sadece bizi haksız çıkarmada ekmeklerine bal sürer. Lütfen direnişi, sevgi adına, bizlere yaraşır şekilde, düşünerek, davranarak yürütelim.

Sevgiyle!

Küfürsüz çapulcu

Son olarak Ahmet Hakan' ın bugünkü yazısını ekliyorum
www.hurriyet.com.tr/yazarlar/23429413.asp






20 Mayıs 2013 Pazartesi

-Veda-

Terketmenin en zor yanı aslında kalan olup gideni ardından seyretmek ve temizleme görevinin sana ait olmasıdır, adımları uzaklaşırken sevdanın. Ayırt edilemeyecek kadar özümsenmiş eşyaların ya yerleri değiştirilir ya da yokedilir rutine bağlı kalmamak adına ancak alışması da hüzün getirir özgürleşirken, eskiden. Ayrılığın en zor yanı temizlemesidir anıları ve çok sevmek bazen azad etmektir egoları. Bir de tabi neden kaynaklı olursa olsun bir suçluluk duygusu yaşanır en nihayetinde bilinmeyen geleceğe yeterince şefkatli bakamadığından, yönünü değiştirmiş olduğunun farkında pişmanlığını yaşarsın. Ancak bugünün üzüntüsü yarının mutluluğundan çalmadıkça yaşanan hayırlı olandır aslında. Sevgide köşe olmaz. Sevgi sadece sevgidir, sonsuz bedensiz ve zamansızdır varoluşundan dolayı...

T.

16 Mart 2013 Cumartesi

- 4 Mevsim -










Aşık her mevsimde yaşıyorsa özlemi aşıktır aslında. Çiçek açarken doğaya yeşeriyorsa dallar, gözlerinde elanın, çevreliyorsa tonlar bebeğini, daralıyorsa iris, çiftleşiyorsa canlar türlü türlü ve ağlıyorsa gece özlemle baharındadır sevginin daha. Günbegün kuruyorsa yutağı, büzülüyorsa içi, bir damla umutsa unutmak ya da sürekli başa sarıp yaşamak, yazın kurağıdır direnci feraha bakan merakın. Solarken saçları, ağlıyorsa kubbe loşunda akşamın ve dökülüyorsa yapraklar damlarından göz pınarının 2. baharının ardındadır merak ve umutsuzluğu erken akşamların. Sıcak mevsimlere dayanır ya kimileri ama kışlardır, kuşların aksine, yakınlaştıran insanları. Kimisi ısınmak için sokulurken kimisi ısıtmak için çevreler. Her denge gibi, dişi ve erkek, sıcak ve soğuk, aydınlık ve karanlık, kuru ve ıslak birbirini takip eder kaşıklar, tamamına koşar bütünün. 4 mevsim yokuş aşağı elele koşmanın mutluluğunun ölümsüzlüğüne hasret, saklarsın tozlarında özlemi, yıllanmış şişe kapaklarının. O, hayat bulur anlam bulur kulaklarında, hüznün basıncı konuşur gibi uğuldar, cereyanında kor eser, küllenir de yılmaz doğar, taşınır günlere, mevsimlere, yenilikle eskilik sırt sırta geleceğe itilir, derinliğinde..

T.

19 Ocak 2013 Cumartesi

-Ah Parig-

Çoklu kültür ile büyüdüm ben, Cezayirliler, Tunuslular, Belçikalılar, Almanlar, Türkler, Fransızlar; müslümanlar, hristiyanlar, ateeler, iç içeydiler. Kılık kıyafet yönetmeliği de yoktu, yasaklar da. Bir tek askeri kamuflaj deseni istenmezdi, savaşı çağrıştırdığından muhtmelen. Hz İsa kolyesi takmak yasak değildi, bıyık sakal bırakmak serbestti, baş örtüsü zaten moda değildi. Orucunu da tutabilirdin, içkini de içebilirdin, kendi sorumluluğunu erken yaşta almayı öğretmişlerdi. 18 yaşına bastın mı, ister devamsızlık kağıtlarını kendin imzala, ister teneffüste sigaranı iç. Karışmazdı kimse sana. Kişi kendini rahat nasıl hissediyorsa, o şekilde yaşama özgürlüğünün farkındaydı her zaman. 10 kasım geldi mi sirenler çalınca, tüm yabancılar da ayağa kalkar, saygıya dururlardı, toprağımın adetlerini yargılamadan. Hiçbir zaman insanlar, dili, dini, rengi, tavrı, konuşma şekli yüzünden yargılanmadı. Bize bir arada yaşamak öğretildi her daim. Yaşamanın başlıca kuralıydı bu onlar için. Huzur anlayış ve sevgiyle sağlanabilirdi ve bunu başka ülkelerin insanları çok daha iyi bilirlerdi. Bahsettiğim, 15 sene öncesiydi, din bu denli sokak muhabbetlerine sakız edilmemişti tabi. Bu ülke sınırları içerisinde avrupaî bir kültürle yetiştirildik biz. Ailelerimiz de ileri fikirliydi ne mutlu, anlamadan yargılamamamız için çabalayıp durdular. Ama hatırlarım ben, çocuk olsam da, kaygılarını, okunurdu yüzlerinden, bizim zamanımız geçiyor ama çocuklarımız ne yapacaklar derlerdi kısık kısık, bahsederken memleketin halinden.
Ne oldu da bu ülke bir anda kendini durmak bilmez bir nefret girdabının tam ortasında buldu bilmiyorum. Çocuktum dedim ya, ermezdi aklım, ermiyor hala algım, işime de gelmiyor hani, gereksizliğinden nefretin, anlamak istemiyorum pis fikirlerini kimilerinin. Bir okulda hiç kavga çıkmadığını gördünüz mü siz? Öğretmenlerle, öğrencilerin aynı masada yemek yediğini? Partilerde içkiler su gibi akarken, bir eğitmenin de ayıplar bakmadığını? Hiçbir öğrencisine aşağılar davranmadığını? Ya da öğrencisiyle yan yana sigara içtiğini? Ben gördüm. Böyle öğretildi bize çünkü. En yakın arkadaşım annesi Afrikalı ve zenci, babası sapsarı bir Fransız olan bir kızcağızdı.. Bir güne bir gün, benden farklı olması onu sevmeme engel olamadı. Kültürlerimizin, dillerimizin, fikirlerimizin kutupları asla acıtmadı canımızı. Gururla yürürdüm yollarda yanında, insanım yargılar bakışlar atarken, seviyesiz espriler yaparken, tutardım elinden, çocuk kalbi kırılmasın isterdim, yaslardı kalbini kalbime de, avuç içimde, başı dik, ilerler giderdik, gülümserken sevgiyle. Severdim ben farklılıkları, hala da severim sorgusuz.

Zaman ilerledikçe daha da çirkinleşti toprağımın tavrı, insanıma da, misafire de. Önce cisimleri farklılaştırdılar, bu ülkede, sonra isimleri, sonra eğitimi, sonra düşünceleri, sonra insanlığı, hayvanlara bakış açısını bile farklılaştırdılar ne kadar inanılmaz. Bir o kadar inanılmaz olan da, herkesin boyun eğmesi elbette.

Ben kendimi hiçbir zümreye ait hissedemem, dünya insanıyım zira, dünya insanı olduğunu düşünen herkese de kalbim açık, dinlerim, anlamaya çalışırım evvela. İster dağa çıksın, ister koyu inançları olsun, kalbi temiz olduktan sonra, sevgiyle bakabildikten sonra hayata ismi, cismi, bana hiç fark etmez.

Çocuktum ben, Uğur Mumcu öldürüldüğünde, aradan geçti koskoca 20 sene de, davası yeni çözümlendi güya, örgüt işi olduğunu kabul etmiş yargı, patlak arabayı da iade edecekmiş ailesine. Vırı vırı tırı tırı. Konumuza dönelim, annem, babam yağmur altında uğurlarlen onu, tv den izledim, unutamam binlerce insanın tek yürek, yürüyüşünü. Binlerce şemsiye açıldı da o yağmurlu Ankara sabahında, yılmadılar sonuna kadar gittiler valla. Aradan yıllar geçti, Ahmet Taner Kışlalıyı öldürüverdiler, minnacık bir kola kutusuyla, alıştıra alıştıra. Bedeni bölündüğünde parçalara, evimize kadar uzandı, patlamanın sesi. Küçücüktü daha bebeği, şimdi kocaman bir genç kız olmuştur düşünsenize. İnsanlar günlerce evinin önünde mum yaktılar, polisler askerler gözetledi de, giden geri geldi mi? Ben söyleyeyim, gelmedi, gelmez.

Birileri, sırf, farklı diye fikirleri, genelde de ilerici diye söylemleri, hep ama hep katletme hakkını gördüler kendilerinde, kendilerince tehlike arz edeni.

Üniversitedeydim daha, son sınıftı, evdeydim şansıma, geldiğinde Hrant'ın haberi. Bir barış güvercini, bir araştırmacı, bir ilerici daha, itlaf edilmişti de, küçücük bir çocuğun eline silahı verip, alasın bu canı dediklerinde. O çocuk oldu bir adam. Çok da iyi baktılar hani içeride, hatta evlenebildi bile, artık ne hikmetse. Ayaklarının iç büküm pozu ile, tabanındaki delik kaldı hafızalarda. Onun da attılar üzerine günlük bir kaç sayfa gazeteyi, düşürdüler ocağına ateşi. Yürüyüşler, çığlıklar yükseldi ama, görüyorum artık bunlar bile etmiyor fayda.

Benim canım ülkemde, benim insanıma, yan gözle bakmak ne kelime efendim. Siz, ey ağlardan bağları görünmez olmuş eski beyinler, ne cüretle kıyarsınız, nice zorluklarla yetiştirilmiş evlatların canlarına. Kimden alırsınız, savaşma cesaretini, hangi kitaba dayandırırsınız yok etmenin meşruiyetini, bilmem, bilmek istemem ancak, nasıl uyursunuz bunca kan varken ellerinizde, bunca art niyet yüreğinizde, çıkarcı fikirlerinizle yok etme politikalarınızla, yargılayıcı bakışlarınızla, zehirli kelamlarınızla, şiddet dolu ruhlarınızla merak ederim. Nasıl uyursunuz?

Sizin yetiştirdiğiniz evlatların ne faydası olur bu vatana, bu toprakların hakkını nasıl ödersiniz, bu topraklardan elde ettiğiniz bereketi nerelerde yersiniz bilmem, bilmek istemem.

Barış isterim ben, sevgi isterim, insanlar, insanlıklarını yeniden kazansınlar isterim. Nefret yerini bir o kadar kuvvetli duygu olan sevgiye bıraksın isterim. İnsanlar el ele, yürek yüreğe yaşasın, şükretsin isterim de, çok mu şey isterim, bilmem. Bilemem..

Biz savaşmadan, kavga etmeden, bağırmadan, yargılamadan engel olamadık ölümlere ah parig. Affedesin.

T.

8 Ocak 2013 Salı

-jelibon-

Hatırlar mısın nasıl da yalnız uyuyamazdın ilk zamanlarında? Evin düzeni de benimki gibi hızla değişirken, öte yandan, sabahlara kadar gülerdik yatakta. Devenin nalı bile komikli konuydu da, anılar uçuşurdu tabi havada. Ortak noktamız aşktı, gittiğinde biz kaldık ardına. Özelimiz genelimiz birbirine karıştı ve karşı koymadan büyümeye sarıldık umarsızca. Ben tabularımı yıkarken, sen alışıyordun yalnızlığa. Ortaköyde köprüyü izleyip minicik görünen arabaları lipoproteinlere benzetmiştik hani hatırlar mısın? Peki ya stratosferden atılan kediye ne dersin? Güldüğümüz kadar ağlamıştık da bu zamanda. Sen ve ben, birer dev yürek, adım adım öğrendik koca yabancı bir şehirde güvenmek ne demek. Şımarıp göbeğimi açarak evde koşturmalarımı asla yadırgamadın sen, Güneşi hep çok sevdin, egomu bağrına bastın. Bana kendime güvenmem için, kendimi sevmem için, kendime inanmam için hep destek oldun. Mucizeler başardığımda yanımdaydın. Bazen sadece sustun, bazen bağırdın ama hep kocaman parlaktı bakışların. İşte bundandır, sen benim canım, sen benim yaşam ortağım, sen hep sarılanım, bugün sana gelsin bu bembeyaz havada gözü yaşlı yazım.

T.

1 Ocak 2013 Salı

-Yeni-


Önceki senelerime nazaran 2012 senesinin yükü hafif pahası ağırdı.  İnsanlarla değil kendimle ilgiliydi adımlarım genelde. Çünkü biliyorum kendime yol açtıkça, aslında pek çok insana dokunabileceğim.

 Nasıl bir ruh emici olduğumu anladım bu sene, ruh emici derken gerçekten de Harry Potter’daki gibi olmasalar da bir nevi aynı eylemi farklı şekillerde yapan biriydim, bilinçsiz. Şu an bunları böylesine rahat dillendirebiliyor olmamın sebebi, o zamanlar ve ‘O’ olan ‘Ben’i sevgiyle karşılamam elbette. Kaldı ki kimseye yüklenmediğim kadar yüklendim kendime 2012’de. 2013 niyetim ise kimseye yüklenmemek sadece ve sevgiyle beklemek zamanın işlemesini.

Sevgi için yapabileceklerimi gördüm. Aslında bu kadar da acımasız değil tabi ki hakikat. Ben de çok sevdim, sevgi benimdi, istediğim gibi dağıttım, ama çok sevmek de aslında dengeli bir eylem değil. Çok verince, içindeki yeri çabuk boşaltıyorsun, bu sefer de istemsiz onu birilerinin doldurmasını bekliyor oluyorsun. Ben bu sene kendimi gerçekten sevdim, sevmeyi öğrendim, başarılarımla, hatalarımla, ne denli muazzam ve eşsiz olduğumu anladım. Eklemlerdeki kireçler gibiydi tıkanıklık noktalarım, kimilerini iyileştirdim, cilaladım, kimileri üzerinde hala çalışıyorum, kimilerinin seyrini yavaşlattım zamanını bekliyorum.

Aşka  bakış açısının, insanın tutarlılığı ile orantılı, ne kadar yaşatılacağını öğrendim.  Sevmek için onun, beden bulması şartı olmadığını, sevginin yeri ve zamanı olmadığını, sevgiyi taşımanın ve yüklemenin aslında çok kolay olduğunu ama yanlış yorumlandığını öğrendim.

Küçüklüğümden beri geliştirdiğim savunma mekanizmalarımın ne denli güçlendiğini, birer kalkan gibi sürekli beni tetikte tuttuğunu ve aslında yaşamın bir stres olmadığını, doğmanın da , ölmenin de, başıma gelen pek çok şeyin de benim seçimim olduğunu öğrendim.

Bedenime eziyet etmemin aslında bir imdat çağrısı olduğunu, ancak kendimi dahi okuyamazken bana doğru yolu gösterecek kimsenin olmaması karanlığından çıkıp, hayatıma ışık tutan pek çok aydınlık insanı hayatıma çekerken, değer verdiğim nicelerini bir sebepten dolayı azat etmem gerektiğini öğrendim.

Geçmişime sarıldım, çocukluğuma, ergenliğime, yetişkinliğime, dünüme bile. Çok ağladım ve ağlamamanın güçlülük ile özdeşleştirildiği toplum koşullamasına inat, daha çok ağladım.. Gülümserken ağladım, sarılırken ağladım, çalışırken ağladım, ağlamalarımın genelinde bedenimden dökülmek istemelerine izin verdiğim için ağladım. İlla acı veya kötü bir duyguya gerek olmadığını kabullenerek ağladım. Şimdi topluma ve ayıplarına diyorum ki: 'sevişecek kadar cesursan ağlayacak kadar da olabilirsin'

Yeni yıl için ilk düellom kendimle, sigara içme alışkanlığımdan özgürleşmek şeklinde olacak. Geri sayımım başladı. 14 Şubat sevgililer gününde, en geç, sigarasız bir hayata merhaba demeye niyet ediyorum.

Ailemi, insanları ve kendimi daha iyi anladığım ve sevgimin arttığı bir sürece girdim. Yıllardır muzdarip olduğum ve tedavisi yok denilen migren hastalığını iyileştirdim. Travmalarımı temizledim ve temizlemeye devam edeceğim. Daha neler neler gerçekleştireceğim bilmiyorum ama bilinmezliğin heyecanı bile tarif edilemez..

Şifacı olma yolunda mutlu adımlarla ilerlerken, hiç tanımadığım insanların mutlulukları için niyetler ettim. Ne kadar sevindiricidir ki genelde olumlu gelişmelere şahitlik ettim. Kendime inanıyorum, kendimi seviyorum, her türlü değişimi kabulleniyorum.

Sebepsiz ve sürekli bir mutluluğa gark oldum nihayet. Dahası için sabırsızlanırken, tüm canlıları sevgiyle kucaklıyor, öteki tarafa geçenlere huzur diliyorum.

Tek sayılı mükemmel bir seneye merhaba!

T.


26 Aralık 2012 Çarşamba

- Kaşık-

İnsanlar da topraktan beslenir tıpkı ağaçlar gibi ve besler bir gün toprağı, karşılığında. Hayatın kendisine verdiklerini iade eder aynı yöntemle başkalarına. Köklüdür, kuvvetlidir bağları, iner içine tabiatın, tabiatının.
Kavurucu sıcakları da, dondurucu soğukları da en çok ayaklarında hisseder bundan dolayı.
Topraktan çıkamaz ya, ondan uzanır göğe başları ağaçların, izler tepesindeki yaşamları, eşlik eder altında kalanlara, hizmet eder, yüksekten bakmaz, aşağı görmez, yüksektedir bilir, bilinçli bakarlar, bilgedirler. Eğilmez umutsuz olmadıkça, yaralanmaya da hazırdır her insan kadar, cildi kalındır ama onun da buram buram yaşam akar derinlerinde. İncinsin istemez ama korkmaz, gövdesini oyan insanlara kızmaz, yaşam getirdikleri için, dokundukları için şükreder gülümserken.
Şev düştü mü toprağa, herkes uyur ya, o canlandırır yapraklarında gün ile gecenin erişilmez kesişimsiz, sonsuz aşkını.
Çocuklar cıvıldarken köklerinde, insan olduğunu hayal eder zihninde, zamansız hikayeler kurar, beden bulduğu.
Kaderin alaycığına şahit olmamıştır, şansından. Bilgedir dedim ya ağaçlar, sevdikleri hep çevrelerindedir bilir, yüzyıllar geçse de bekler inançlıdır. Bir gün sökülürse damarlarından sevdiceği, belki arkasına saklanan çocuğun elinde oyuncaktır, belki karşısındaki banktır, akşam olup ateşler yakılınca, alevlenen odundur bazen, rüzgarlar süpürür küllerini sevgilisinin, dallarının arasından süzülür, er ya da geç başka bir formda dahi olsa birleşeceklerdir, farkındadır.
Bir gitarın derin tınlaması serenattır kulağında, bir uçurtma iskeletinin gökte süzülüşü rüyalarıdır yer yer, nereye baksa sevgi görür bundan dolayı. Her yerdedir özü her anındadır yaşamın. Oyulur işlenirse hele, çatlakları yaşının göstergesidir, derindir ama doldurulamamasından mutludur anılarının. İzleridir yaşamının geçmişi ve geleceğe dair gururudur. Hayal gücünün sınırsızlığında beden bulur ama en çok sarılıp uyumayı merak ederler insanlara dair. Dokumayı, sarmayı sarmalamayı, karışmayı ve kaybolmayı sevdasının bedeninde. İşte bundandır ağaçların kaşık olma merakları. Bundandır en sıcak aşların ahşapla karıştırılması, bundandır, aynı çekmecede birbirlerinin üzerine bırakılmaları.. İçiçe olduktan sonra nereye baktıklarının bir önemi yoktur zira.

Yaymak için varolur ağaçlar da tıpkı insanlar gibi, sevginin tadını.


T.

27 Kasım 2012 Salı

Melekler de doğar

Basitti niyetim. Daha az okumak ve bir o kadar dolanmaktı ortalıkta hayalim. Son sınıfım ben katılmasam dersinize diye gülümsedim, daha güleç bir tonla reddedildim. Maillerle edilirdi ödevler teslim ve sessizce arka köşede takip edilirdi öğretin. Aynı kampüste ayrı kalmıştık tam 1 dönemdi süresi bir merhaba geçirmişti içim. Gökyüzüne ahşap evler mi kurmak istemedik, karavanla aşındırmayı mı asfaltı bilemedim.
Seneler geçti de üzerimizden nasıl da pekişti sevgimiz. Bir baktım ki uzun sohbetler kavuşturmuş kollarını sus pus kesilmiş bizi dinliyor merakla, her buluşmada başka bir makara, beyin fırtınaları bir yana, soyunmadık mı korkusuz anlatmaya. Eh haykırdık da hani elele barışı, tokuştu kadehler coşkuyla. Birdik hepimiz sonunda, farkındalıkla sarılırken doğaya. Böyle başladı, böyle ilerliyor arkadaşlığımız hocamla. Bak yazılar dökülüyor işte uğruna.
Boşuna değil elbet adın. Işık yolcusu kararmaz asla adımların. Sen mutlulukla sarıldıça hayata gör bak kaç genç daha aydınlanır ışığınla. Doğduğun gün dündü, doğduğun gün bugün, yarın ve her zaman. Parlasın kanatların yıldız tozlarıyla. Daha pek çok canlanışta, biliyorum arar gözlerim ruhumu heyecanla. Ne mutlu bir hediyesin sana hayat veren kadına.

T.

3 Kasım 2012 Cumartesi

-Özgürleşme-

Son zamanlarda hep aynı konuların dikkatimi çekiyor olmasından dolayı her ne kadar kendimi tekrarlıyor dahi olsam, günümüz dünyasında cidden bir çarpıklık söz konusu sanırım. Insanlar, öz sevgilerinden adım adım uzaklaşırken, başkalarına dair geliştirdikleri nefretlerle hayata tutunmayı alışkanlık haline getirmişler adeta. Insanoğlunun bir duruma kızmasını yadırgamıyorum, ne kadar istemesem de benim de kızdığım şeyler var ancak bunu her farkedişimde bir sonrakinde kızmamayı ümit ederek değiştirmek için çabalıyorum. Zaman dahi alsa, farkettikten sonra değişim başlıyor inanıyorum.

Şu sıralar kendi yansımalarımı izlerken bir yandan, öte yandan da onların vicdanlarının rahatlamasına şahitlik ve yataklık ediyorum. Kendimle ilgili geçmişi gözönüne serip, bunla ilgili bir rahatsızlığım varsa vicdanen yüzleşirken mümkün mertebe yargılamamaya çalışarak sadece mevcut rahatsızlığın ortadan kalkması için durumu kabulleniyorum. Elbette ki hata insanî olduğundan ve benim, zor bir ergen ve hatta yetişkin olmamdan mütevellit, başarı madalyaları gibi seri seri dizdiğim hatalarım var. Olsunlar, iyi ki de varlar diye düşünerek, anlayarak, sevgiyle, önce kendimi affederek korkak çekingen geçmişteki bana sarılarak, elinden tutarak bugünümde arkamda silikleşmesi yerine, yanımda yürümesine çabalıyorum. Hepsi benim, her hareket benim seçimim ve hiçbirinden pişman değilim.

Benim sorunum kendimi yeterince sevmemekti. İnsanlara verebileceğim sonsuz bir sevgi ve arka planda bir o kadar yargı varken, kendime verdiğim sevginin azlığı ve yargının fazlalığından bihaber, arıyordum, ruhumu, eşimi ve kendimi. Çok sevdim veya çok sevdiğime inandım. Kendim için yapmaya üşendiğim pek çok şeyi başkaları için gözümü kırpmadan yaptım. Yollara ve yıllara karşı koydum adeta. Ruhumun huzur bulabileceği bir anın hasretiyle savrulup durdum. Yaşadım da, kendimce, eşsiz anılarım var biriktirdiğim ve her zaman seveceğim sevdiceklerim. Yine de zor, insanları severken onlardan mahrum olmak, bir yanı insanın sevginin koşulu olmadığını sayıklasa da, öte yanı biraz daha hissetmeye heveslendiğinden midir, beklentiler geliştiriyor. Bu beklentiler hayat bulmadıkça da kurgulamalara bırakıyor yerini. Bir anda bir bakıyorsunuz ki o boncuk gibi parlayan gözlerin feri kaçmış, heyecandan kanatlanmaya hevesli kalbiniz, sinmiş bir kenara, sıkkın, tedirgin, korkak, mevcut duyguyu muhafaza edememiş bir diğerine çoktan yenik düşmüş.

Hiçbir olayın kızgınlıkla ya da küslükle sonuçlanmasına gerek yok aslına bakarsanız. Bazen kendinizi ve sevdiğiniz insanları özgür bırakmanız gerekir, herkes için hayırlı olanın gerçekleşebilmesi için. Ve elbette kimse için kolay değildir bu sürece şahitlik etmek ancak en nihayetinde hayat bir makine değil ve bizler de uzman kod yazıcılar olmadığımızdan dolayı, bazı deneylerin sonuç vermesi için sabretmekten başka yapılabilecek eylem yoktur.

Aynı göğün altında nefes aldığımıza göre, bir şekilde bağlıyız aslında birbirimize

T.

Sevmekten ve söylemekten ve öğrenmekten korkmadığımız bir yaşam dileğiyle

3 Ekim 2012 Çarşamba

-In The Light of Love- Last word


Derindi!
Sesi, sessizliği, bakışlarını taşırdı ismi.
Büyüleyiciydi bir yanı, insanı kendinden alır,
Çorak diyarlarda, semanın altında, bırakırdı bir başına.

Dünya bir yana dururdu, evren öteye,
Bir gözlerinden yansıyan melek yüz kalırdı geriye
Göktü o, güneş, toprak, su, yaşamın ta kendisi.
Ne karmaşık renkler dönerdi içinde insanın,
O dokunduğunda ruhuna adeta.

Gün sanır, peşinden sürüklerdi istemsiz
İndikçe derinlere kaybolurdu oysa ki,  adında
Aydınlanınca gözleri, göründü, içinden fışkıran ile aslolan bir değildi

Yine de her iç çekişte, bir parçasını taşırdı ruhuna nefesinde.
Sonsuzlukta beraber var olmak adına değil bu sefer,
Anladı ki ne kadar güzelmiş aslında kendi gözleri, bakan olduğu için.
Gönül pencerlerinden yansıyan ışıklar adına,
Derinlerinden çıkarıp, saldı geçmişini doğaya,
Devam edebilmek için kaderinin yolunda.

T.

5 Eylül 2012 Çarşamba

- Free Hugs & Peace -

Affetmek için her zaman bir gerekçesi olsun ister insan. Öncesinde kırılacak kadar hazırlamıştır kendini ve başına gelenler sanki kendi bilincinde değilmişçesine çarpar duvarlarına gönlünün. Farkındalık, sadece bir anı bile anlamak yeterdi oysa affetmek için. Her gün, istisnasız her gün, üzerinde yaşadığım toprakları benimle paylaşan biri ölüyor, öldürüyor, tecavüz ediyor, kavga ediyor, küfür ediyor, hakaret ediyor, yargılayarak bakıyor. Her zıtlık bir diğerinin yokolması için yeterli sunuluyor. Yedikleri, içtikleri, makyajları, kıyafetleri, hareketleri, vurguları, fikirleri, davranışları farklı diye bir sürü insanı az görülüyor. O baş örtülü, o Atatürkçü, o emperyalist, o eşcinsel, o gerici, o ilerici, o oyuncu, o sanatçı, o yazar, o kadın, o çocuk, o adam.. Insanlar yaşamları boyunca birbirlerine zulmediyorlar. Gerçekten barışı isteyen kişi, anlamaya çalışsa, yüzleşmeye çalışsa, kabullenmeye çalışsa, affetmeye de çalışır, değişmeye de başlar. Ama olmaz değişimin her zaman kötü olduğu öğretilmiştir. O zaman hiç değişmeyin.

Ben istemiyorum bu ülkede birileri öldürülsün, Türkmüş Kürtmüş, anarşistmiş faşistmiş, deistmiş ateistmiş, insanlığın bunca geliştiği bir çağda, bütün insaniyetinden feragat etmiş kemiklere dönüşülmesini..Kendilerinden bunca nefret edebiliyor olmalarının nedenini anlamalarını umuyorum. Duygu değişimlerini kabulleniyorum ancak bu duyguların esaretine giren insanı canavara dönüştürebilmesini artık kabul etmek istemiyorum. Insanların yersiz bir keyifle oldukları yerde gülümsemelerini, birbirlerine sevgiyle yaklaşmalarını, mesafelerini bütün zarafetleri ve insaniyetleriyle koymalarını, kendilerini ifade edebilmelerini yeniden yeşertmeye hevesli olmasını istiyorum.

Neden senden daha eğitimsiz diye birisine özelmişsin gibi davranasın ki, onun sahip olduğu yetenekleri, kültürü, zevklerini bilmeden. Neden senden farklı giyiniyor diye etiket takasın ki, senin en iyi markaları taşıyor olman mı, renk zevkin mi, uyumun mu, fikrinin sembolü mü karşındakine yukarıdan bakma hakkını veriyor.
Sana hayatını ayırmış, ayırmayı seçmiş ya da ayırmayı kabullenmiş birisine kötü davranabilirken, kendi canına kanına değersiz hissettirebilirken, sevmezken ve sevilmezken elbette ki herhangi bir insanı göz kırpmaksızın öldürmek mümkün olabilir.Çevrenize bir bakın, ne kadar da çok insan Matrixte gibi yaşıyor. En baskılananından en serbestine kadar. Her hareketi dikkat çekmek için  işte bu sebeple en insani duygular bile çıkar süzgecinden geçirilerek yorumlanıyor. Paranoya zihne hükmeden bir virüs olmuş. Öyle mi demek istedi, böyle mi yapmak istedi, artık iletişim öyle bir hale geldi ki, kendini ifade etmekten öte kendinle savaşmaya döndü insanlar için. Hep yan yollardan kıvırtarak, türlü oyunlarla, stratejilerle, sonraki 5 fena adımı hesaplayarak yazmak yazmak yazmakla geçiyor. Hayır diyebilen insan sayısı azalıyor. Hep bir kurban olma, bir maruz kalma durumu sözkonusu, biri bir şey söylemeye çalışıp söyleyemediğinde hemen senaristler masa başına geçip olası felaketleri hesaplamaya başlıyor ve bundan bir dizi çıkarıyorlar. Tv de son yıllarda yayınlanan pek çok dizi de aynı kurguyu öğreterek geçiyor zihinlerden.

İnsan ne istiyorsa yiyebilmeli, kendini rahat hissettiği şekilde giyinmeli, kaygılı konuşmamalı, rahat olmalı genelinde. Hareketlerini bir amaç uğruna kodlamaktansa, ağırlaştırılmış tempoda algılamalı durmaksızın akan dünyayı.

İşte o zaman affetmek barışı getirebilir. Tüm dünya çırılçıplak kalsa, ne önemi olur sarayda yaşamanın ya da çöplükte yatmanın. Öylesine mutsuzluğa kurgulanmış ki, mutluluğun kıymetini ve ne güzel olduğunu hatırlayamaz olmuş insan, bir de üstüne koşulu olduğunu savunduğunda hastalığın ne kadar yayıldığını anlamak gerekiyor.. Barış için sadece sarılmak yeterli bence. Sizin gibi düşünmeyen bir insana sarılın ve onu yargıladığınız için kendinizi affetmeye çalışın. Zaman alacak, ama kişinin kendi için çabalaması, savaştığı tüm benlikleriyle barışmasını sağlarsa, bir sürü insanla barışmış oluyor aslında.

T.

Hayırlı olan gelsin başımıza her gün ağardığında...

25 Ağustos 2012 Cumartesi

-Denge-



Çocukken çok farkında olmuyor insan ya da daha farkında mı desem bizim zamanla yanlış anladığımızın gerçekliğin.. Taa ki işin içine herkesin kendi bildiğince, ona öğretildiğince uyguladığı kurallar girene dek. Önce yanlışlar öğretiliyor sonra doğrular. Ayıplar var. Bedenden atılmak istenen ve bedene alınmak istenen herhangi bir şeyin ayıplaştırılabileceği bir çağda yaşıyorsun. Hapşırmak, ağlamak, kusmak, gaz çıkarmak, geğirmek, zevke ulaşmak mesela. En dünyevi boyutta bile ne kadar da sığlaştırılabilen düşünceler zinciri. Nasıl ve kime göre uydurulduğu belli olmayan bir sürü kurallar. İnsan olarak, hep dikkat etmek zorunda olduğun, bir hayat yaşamaya zorlanıyorsun. Oysa ki bir denge var. Eşitlik ki güneş gibi, sevgi dolu doğar insanın kalbinde, aklından geçerek. Hepimiz çıplak değil miydik, yanlış mı anladım acaba, derisinin kalınlığı mı peki kişiyi üstün kılan, gözünün rengi mi, üzerinde doğduğu kumaşın pahası mı, kanının grubu mu annesinin, henüz verilmemiş adı mı, üzerine dikilen soyunun adı mı, nedir? Ölümü görebilecek kadar yakın olduğunda, elde ettiği neyi beraberinde götürebiliyor olacak bulamıyorum. Sadece üzerinde olanlara bile sahipliğin bitecek bu beden için. Peki, her şey bunca çıplak başlayıp çıplak bitebiliyorken nasıl oluyor da geriye kalan her anda giyindikçe giyinmeye çalışıyor insan? Üzerini giydirmeye duyduğu açlık içini açıkta bırakıyor yavaş yavaş. Sadece bir tek neden bulduktan sonra soyunur gibi çıkarıp atıyor, bir bir kendisini güzel kılan özelliklerini. Gitgide daha madde bağımlısı bir hal alıyor insanlık. Yıllar geçtikçe bu oyunun birer parçası olmaktan çıkıp oyunun kendisine dönüşüyoruz aslında. Hepimizin gizli kullanım kılavuzları var. Mekana, duyguya, duruma göre farklı farklı karakterlere bürünüp her yerde, oynuyoruz. Kendimizden ne kadar uzaklaşırsak o kadar yüzleşmeden kaçabiliyoruz. 'Ve ne mutlu değil mi ki koskoca bir ömür boyunca kaçabileceğimiz sonsuz şey var. Oley. Meksika dalgası hatta. Eh ölünce de kaçmaktan kurtuluyoruz zaten. Farelerin kemirdikleri hasır şapkalar gibi delik delik kalan bir ruhla başbaşa, sonsuzlukta. İnsan daha ne ister. İyi güzel oldukça havadar. File çorap gibi, seksi de gösterir, Wohoo' kafası aslında ne kadar şanslı/şanssız oluyor bu durumda. Şanslı çünkü her zaman gidebileceği bir yol var. Şanssız çünkü, gözlerini çevirmediği için midir, bir türlü göremez, diğer tüm yolları. Kesişim noktalarını...

İşte bunların hepsi olmaya koşullandırıldığımız insan yüzünden.

Ben, sırf üstünlük gösterme arzusu yüzünden birbirine horozlanarak iletişimden yoksun hale getirilmiş; kendisinden farklı olan her şeyi yargılama hakkını verecek kadar özgüveni yerlere inmiş; kadınlarının ego kavgalarına sokulduğu ve hatta kimi zaman öldürüldüğü, cinsiyet ayrımının ve ırkçılığın uluorta görüldüğü, okuma yazması olsa da okuma anlaması olmayan, istese de imkan bulamayan, hiç bir anında sabır gösteremeyen, kendisi dahil önce çevresine sonra da her şeye büyük bir nefretle yanaşan, sevgiyi maddileştiren, şeklini değiştiren, hasta, mutsuz, fikri pis insanların da olduğu bir ülkede, bir dünyada yaşıyorum.

Her sabah uyandığında, aldığı her nefesin farkında, bedeninden yaşam akan, tüm canlılara değer veren, bir şekilde hayatı onlarla paylaşabilen, yüzü gülen, özgür, mutlu, varlığının bilincinde, rengarenk, doğa ile bütünleşmiş, ruhunu keşfetmiş ve geliştirmiş, düşünceleri dingin, hayalleri gerçek insanların olduğu bir dünyada da yaşıyorum. Ve daha da fazla insanın mutluluğu yeniden benimsemesini diliyorum.

Tüm sorunlar, bireysel, toplumsal, evrensel her ne varsa, dengeli çözümler olmadığından meydana geliyor ve giderilemiyor. İnsanlığın aslında barışı tarif edememesi bütün mesele.. Oysa sevmek, mucize yaratmaktır, mutluluk ise özündedir insanın.

T.

20 Ağustos 2012 Pazartesi

-Başka Bir Bayramda-

  Bereket, sevgi ve kardeşlik akıyor toprağından cihana oysa.. Insanları güler yüzlü, sarmal, dinleyici. Bilimi doğurmaya, sanatı geliştirmeye hevesli. Düşünür, tartışır, anlaşır, uygarlıkların yaşam hikayesi. Tam da üzerinde durduğumuz coğrafyada. Bir nevi kronolojik ütopya. Herkes birbiri için eşit şartlar geliştirmeye çabalasa da, en basitinden varsa bir yöneten, geri kalan herkesten daha nüfuslu olduğundan mıdır, kurulamamış istenen düzen.. Gel zaman git zaman çoğaldıkça, hanelerden elbet çıkmış bir içi kara. İlk yalanın icadından sonra, tüm hayallerini gerçekleştirecek kapının açıldığını sanan içi kara, farkedilene kadar rengi, aşılar fikrini, yandaş arar emellerini gerçeğe ulaştırabilmek için. Öte yanda toprağına, ruhuna, kanına vakıf olan, biraz düşünen her insanın beslediği sevgi gibi neşeyle akarken dudaklarından zıt fikirlinin, ölümler yaşanır arkasında, isyanlar savaşlar gerçekleşir, ayrımcılık büyür, insaniyet küçülür, doğa da bir yandan vurur, yarın için türlü türlü zeka oyunları geliştirilirken, gıdım gıdım, önce reddedilir inceden olmaya çalıştıran ademoğlunun en vasat torunu 'modern insanlık' sonra yetiştirilir makineleştirilir. Kendine yabancılaşmak bir yana, olası geleceğinin yokluğundan korkar insan ve bundan mütevellit elinin altındaki her şeyin sürdürülebilir olmasını arzular.


Demek ki bunların hiçbiri yeni değil. Ne zaman için düşünürse düşünsün, bu süreçler kaderi olmuş bazı nesillerin. Bir yanda da nefesin kıymetini anlamak için çalışan ve anlayan, anlatanlar, her türlü algının ve aydınlığın kapısını aralamak için çabalayanlar. Toprağa ulaşmadan hangi bitkinin tohumuna dönüşmek istediğini bulmaya çalışanlar da var.. Hayat geliştikçe, vidalı robotlar gibi dünyaya getirilip sonra kaybolan ya da bulanların harmanında labirentin sonuna ulaşmak asıl amaç. Sevginin azaldığı her an, varlığının kıymeti de azalıyor insanın.


Barış, Sevgi, Zeki, Özgür, Mutlu, Coşkun, Neşe, Armağan, Varol, Melodi, Beste, Çağdaş, Güven, Onur, Toprak, Hayat, Deniz, Güneş olsun tohumlarımızın adı, öyle ki, kaderlerini muhafaza edebilsinler, güzelliklerini sergileyebilsinler, renkleri serebilsinler yeryüzüne.

Şimdi, bugün, yarın neden güzel olmasın ki? Bayramda küslerin barışması köklü bir gelenek değil miydi bir çok inanışta. Bugün neden hala savaşlar var?

Sabahlarımız barış ve sevgi dolu olsun..

T.